Çare mi çapa mı?

03 Aralık of 2017

Her ne kadar Aziz Yıldırım devre arası soyunma odasına inerek tüm yaşananları perdeleme teşebbüsünde bulunsa eninde sonunda ihale her zaman olduğu gibi yine Kocaman’ın üzerinde. Sportif direktör Aykut Kocaman, antrenör Aykut Kocaman, koskoca bir camianın kanaat önderi Aykut Kocaman… Fenerbahçe’deki 3. sezonunu geçiren 48 yaşındaki teknik adam, sevapları ve günahlarıyla karşımızda.

15.03.2013 / Katkıda bulunanlar: İsmail Şayan – Salih Demirci – Rafet Baran Eryılmaz

Nihayet! Aykut Kocaman, ligde Saracoğlu’nda Bursaspor’a atılan gollerde sevincini herkese gösterdi. İki yumruğunu sıktı, hırsı ve mutluluğu bir arada yaşadığını ilan etti. Oldu olası kenarda buz gibi duran, en fazla şükreden adamdı. Üzerinden çıkarmadığı ve artık dillere dolanan eşofman takımını belki de bu yüzden giymeye başladı, zira takındığı aşırı ciddi tavır bazen göreni dehşete düşürecek kadar donuk oluyordu.

Kendini kontrol eden Sakaryalı, yıllardır oyunu kontrol etmenin ya da kontrolü oyuna dönüştürmenin peşinde. Saha kenarındaki suni görüntüsü, mikrofonlara söylediklerinin sıklıkla sahada görülenler örtüşmemesi ile tutarlı. Kötü sezon başlangıçları, Avrupa’dan erken elenmeler… Tüm bunların yanında yüksek perdeden konuşuyor, cümlelerini özenle seçiyor ve yaşadığı her anda sorumluluk bilinciyle davranmaya çalışıyor.

Fakat anlaşılan, son maçlardaki futbol açıkça iyiye gidişi işaret ederken Fenerbahçe’de bir şeyler değişti. Devre arası yapılan takviyeler, başta Emre ve Webo olmak üzere takımı birkaç adım ileriye taşıdı. Avrupa Ligi’nde son 8 yakın görünürken, ligde ise umutlar git gide artıyor. Beşiktaş karşısında alınan umut kırıcı yenilgiye karşın takımın özellikle ilk yarım saat oynadığı oyun etkileyiciydi ve Aykut Kocaman’ın aklındaki futbol fikrinin neredeyse ilk kez takımıyla bu denli uyuştuğu görüldü.

Sonrasında Victoria Plzen deplasmanında rakibi ve oyunu kontrol eden, tastamam Aykut Kocaman imzalı performans yıllardır beklenen, arzu edilen Fenerbahçe’ye dair güçlü bir ışık sayıldı. Kocaman, şu sıralar Fenerbahçe kulübesindeki en huzurlu günlerini yaşıyor olabilir. Üstelik, şampiyonluk yarışı fazlasıyla çetin ve defalarca istifa eden biri olarak son kez görevi bırakmaya niyetlendiği günden bu yana 6 ay bile geçmedi. Ardından yaşanan Alex krizinde kulüp tarihinin en güçlü figürlerinden biriyle ters düştü. Öncesinde ise antrenörden çok kriz yöneten, kitlelerin ağzına baktığı bir siyasi lider olarak görev almıştı.

En çok Aykut Kocaman’ın ‘3 Temmuz Süreci’ olarak adlandırmayı sevdiği ‘Şike Davası’, Aziz Yıldırım’ı Metris’e gönderdiğinde onun için antrenörlük unvanı gerilerde kaldı ve hassas günlerde herkesin hatırlattığı sözler vardı: Bütün sezon uğraşıyorsunuz, bütün emekleriniz tek maçla heba oluyor. Kendi galibiyetimize seviniyorum ama Trabzonlu arkadaşlarım için üzülüyorum.”

1996 yılında Fenerbahçe ile Trabzonspor arasında yaşanan meşhur şampiyonluk yarışının finalinden sonra söylenen bu sözler, 2011’de tekrar anımsandı. Bu sözlerle işaret edildiği üzere Aykut Kocaman iyi bir insandı ve hakkı tanıyordu; ama bir taraftan da Christoph Daum’la sportif direktör olarak birlikte çalışmasının ardından kulübeye inivermişti. Geri döndüğü istifaların masumiyeti daima sorgulandı, 2010/11 sezonunu tamamen sonlandıracak bir nokta halen konulamadı.

Öte yandan, transferlerin neredeyse tamamında kendi imzası var. Moussa Sow gibi kalitesi ve verimliliğinden kimsenin sual etmediği transferlerin yanı sıra dolu atıp boş çektiği de oldu. Faydasızlar ve yarar sağlayamayanlar, bir de sayıları hiç azımsanmayan “üzerine koyamayanlar grubu”… Diğer tarafta ise rekorlar asılı duruyor. İktidara karşı ana muhalefet lideriymişçesine zıtlaştığı Alex, onun döneminde en yükseğe çıktı. (…)

Her şey bir yana, eninde sonunda puan tablosu bir sonuç gösteriyor, gösterecek. Kendisinin de belirttiği gibi, “Türkiye’de çevresel faktörlerden ötürü hiçbir zaman bir ‘antrenör takımı’ olmayacak. Bir yere kadar gelecek, bir yerden sonra tıkanacak ve tekrar başa dönecek.” Ama kurbanlar değişmeyecek. Onun notunu da tabela verdi, veriyor, verecek. Eğrisiyle doğrusuyla bugüne gelen Aykut Hoca, bir iddiaya göre Aziz Yıldırım’ın batışının engelleyen bir paraşüt. Onanması beklenen hapis cezasından önce takımı karaya oturtmadan dengede tutan çapa. Buna karşılık, nice buhranlar geçiren Fenerbahçe’nin tek çaresi; ya da her ikisinin arasında bir yerde, teraziyi kontrolünde tutmaya çalışan biri. Hangisi?

aykut kocaman 2

TAKTİK

Fenerbahçe Zico ile Şampiyonlar Ligi çeyrek finaline ulaştığında takımın gücü ve zayıflığı belliydi. ‘Pas oyunu’ kimlik haline gelmiş ama tempo sorunu bir türlü aşılamıyordu. Zico’nun eleştirilere yanıtı “Bu takım hızlı oynayamaz”dı. Zico ile devam edilmeyince yeni hoca, pas oyununu yüksek tempoda oynatması tescilli Aragones oldu. Tercih, “futbol aklı” açısından bakınca son derece tutarlıydı ama evdeki hesap sahaya uymadı. İspanya saltanatını başlatan hoca başarılı olamadı ve Daum’a dönüldü.

Cinnet, kabulleniş ve o gol

Sezona 8’de 8 yaparak müthiş girildi. “Çift forvet” baskısı sonucunda Daum’un, Zico’nun geldiğinde ilk denediği ve duvara çarptığı düzen olan baklava orta sahayı Kasımpaşa karşısında denemesi kayıtlara cinnet olarak geçti. İkinci yarının ilk iki maçından sonra 4 maçta 8 gol yenirken galibiyet alınamayınca Daum, takımın sahadaki merkezinin oyunlar esnasında yavaş yavaş gerilemesi sorununa “kabullenme” çözümünü buldu. Takımın merkezini iyice geriye aldığı yeni bir yapı oluşturdu. Kanatlar rafa kaldırılmış gibiydi ama üst üste 10 hafta gol yemeden geçildi. Beş sezon sonra yenilen gol sayısı ilk kez 30’un altına düşmüştü. Ama on birinci hafta yenen “o gol” şampiyonluğa ve Daum’a vedaydı.

Takım elbiseden eşofmana

Kocaman ilk sezonda yapamadığı Krasiç, yaptığı Stoch ve Dia transferlerine yüklediği öncelikle, kanat etkinliği ve tempo sorunlarına çözüm üretme çabasını yansıttı. Hücum opsiyonları tümüyle Alex’e endeksli görünen takımın pas oyunu kimliğini kaybettirmeden hem hız ve tempo sorununu çözmek, hem de atak seçeneklerini yeterlileştirmek için kanatlar düşünülmüştü. Dia’nın pas oyununun parçası olmakta aşama kaydedememesi ve Stoch dalglanmaları acı sürprizlerdi. İstenen tam sergilenemese de takım, Aykut Kocaman’ın sezon başında “daha fazlasını istediğini” açıkça belli ettiği Alex’in bu talebe olumlu reaksiyonu ve geldiğinden beri en verimli katkısıyla sezon sonunda şampiyonluğu tattı. 5 yıl sonra tekrar 80 golün üzerine çıkılmıştı.

Mevsimlerden stres

Yeni sezona geçemeden patırtı koptu. Şike davası her şeyi sıfırladı. Yönetimin gündeminde futbol takımının önüne başka sorunlar geçiyordu. Fenerbahçe, görülmemiş biçimde ihtiyacı olan oyuncuları elden çıkarmak zorunda kaldı. Emenike forma giyemeden satıldı. Ona Lugano, Niang, Andre Santos da eklenince sahaya çıkması planlanan 6 yabancının 4’ü ayrılmış oldu.

Sezona 6 maçta 5 galibiyetle girilirken gol ortalaması düşmüştü. Derken teklemeler başladı. Diziliş tartışmaları yine ortadaydı. Devre arasında takıma katılan Sow’un da etkisiyle kazanılan ivme bazı oyuncuların dönemsel performans artışlarıyla sezon sonuna kadar sürdü. Bir mite dönüşen Türkiye Kupası da nihayet kazanıldı. Alex önceki sezondaki katkısının çok gerisindeydi ama lig sonuncusunun hemen üzerindeki 6 takımdan 5’ine puan kaybeden takım, pas oyunu kültürü ve yıllar içinde pekişmiş derbi karakteriyle Süper Final’de öne çıktı. Şampiyonluk son maça kadar kovalandı.

Önceki 3 maçta da Galatasaray’ın baskı temposu Fenerbahçe’ye karşı oyunu ele almasını sağlamıştı ki bu, süper ligde alışılmadıktı. Tartışılabilir ve tanıdık ‘kabullenme’ tercihi yapılıp özel bir planla çıkıldı. Orta saha bu kez teslim bayrağını çekmedi. Rakibi etkisiz kılma öne çıkarken arkaya düşen doğal olarak hücum üretkenliğiydi. Tam Alex kenarda oyuna girip beklenen darbeyi indirme umuduyla hazırlanırken Dia’nın kırmızısı altüst etti. Şampiyonluk kaçsa da boğuşulan dertler, yarattığı gerginlik ve bu gerginliğin doğurduğu ekstra sorunlar düşünüldüğünde başarılı bir sezondu. Ama bu görece başarı önemli bir soruna örtü oldu.

Sorun yeşertmek

Aykut Kocaman, takımı ele almadan önceki sorunlara iyi teşhisler koyup çözüm yollarını makul seçmekte, bu yolda çabalarını dirayetle sürdürmekte ve aşama kaydetmekte oldukça başarılı. Kendisinin hasar alma ihtimali açıkça ortada olsa bile kararlılığını yitirmiyor. Ancak bizce kendisi işbaşındayken -hakkını yemeyelim, yaratıcısı kendisidir demek doğru olmaz- belirginleşen bir soruna henüz çözüm üretebilmiş değil.

Fenerbahçe savunmasının topla ilişkisi adım adım kötüleşti. Roberto Carlos ve Andre Santos’tan hatta Uğur Boral’dan sonra sol, Luciano ve selefi Edu’dan sonra merkez bu anlamda geriledi. Alt yapılardaki stoper yetiştirme anlayışının etkisiyle savunma göbeğinde çözümü yerli oyuncu ile bulma şansı yaklaşık ütopik. İş Gökhan’a ve ehveni şer Yobo’ya kalıyor. Onlar oynayamaz ya da formsuzsa takım işkence çekiyor. Sene başında her ikisinin de görev yapmadığı Süper Kupa Finali sorunun tavan yaptığı maçtı. Yobo’nun olmadığı içerdeki Vaslui maçında yenen gol ise en belirgin göstergelerden biri.

Savunmadan top çıkışı rus ruletine dönmeye başlayınca orta sahanın yerleşim sorunu oluşuyor. Savunma iyice geriye yaslanıyor, orta sahalara parselleyemeyeceği kadar büyük bir alan bırakıyor ve orta alanda bölünme başlıyor. Böyle durumlarda Fenerbahçe sahada tek bir takım değil, birbirine yardımcı olmaya çalışan iki yarım ve kardeş takım görüntüsü veriyor. Bu iki parça arasındaki büyük boşluklar sonucu kompakt olması gereken yapıya egemen olan dağınıklık tam bir dert. Bu dert giden veya gidemeyen top dönerken de orada.

Senkronizasyonu yiten takım bazen savunmacılarının bazen hücumcularının istediği şekilde oynamaya başlıyor. Ortadaki altı kaval üstü şeşhanemsi hal düzelip yekpareleşinceye dek geçen süre hem ziyan hem de risk. Bu süreyi uzatabilen ya da bu anları sıklaştırabilen takımların Fenerbahçe karşısında eli güçleniyor.

Sorunu büyütmemek mi?

Bursaspor’a karşı sağbekte Mehmet Topuz tercihinin, yok olmayan savunma-top ilişkisi derdinin Gökhan’ın yokluğunda en azından büyümesini önlemeye yönelik olduğuna ya da tersine hükmetmek fal olur. Çözüm adına transfer sezon sonu düşünülebilecek bir yöntem. Öte yandan, çözümü kadro içinden üretme şansı da bizce var. Hatta bu çözüm oyun içinde dizilişler arası geçişler yapabilir noktaya gelmeyi başarmış olan Fenerbahçe’nin çeşitliliğine, yepyeni ve bu minvalde sınıf atlatabilecek bir boyut da katabilir.

Bunu hakkını vererek anlatabilmek için 1930’larda savunma anlayışına çağdaşlarından farklı bir yaklaşım getiren Rappan’dan, futbola kattıklarını incelerken Da Vinci’nin helikopter çizimlerine baktığınız hissini veren bu adamın fikrine özel önem atfeden Michels’ten, efsanevi 1995 Ajax’ı ve Van Gaal-Rijkaard-Guardiola zincirinden, Bielsa’dan, Busquets’ten, Bayern Münih’in ödediği rekor bonservis bedelinden geçen renkli bir yolu izlemek gerekiyor ve başlı başına ayrı bir yazı konusu.

Aykut Kocaman’ın “olmalı” dediği “antrenör takımı” fikrinde “olmayacak” noktasına gelmesi futbol adına umut kırıcı. Bu veri, sonuç ne olursa olsun sezon sonunda bırakmak istediğine dair tahmini güçlendiriyor. Elini taşın altına koymaktan, aramaktan, kendisini sevimsiz gösterecek bile olsa doğruluğuna karar verdiğini uygulamaktan çekinmedi. Teknik direktörlüğünü beğenmek ya da beğenmemek bambaşka bir konu. Üç cephede de devam etmesiyle tek ama takımın bazı maçlara rakibinden geç başlama sorunu var. Devam etmediği takdirdeyse selefine bazı sorunlara karşın silbaştan yapılma ihtiyacı olmayan, pek çok açıdan aşama kaydetmiş, farklı taktik denemelere olumlu yanıt verebilen mental zenginliğe ulaştırılmış ve bundan da aldığı güçle iki üç kilit oyuncunun aynı andaki sakatlığı veya formsuzluğunda kolayına sallanmayan, rotasyona uygun bir ekip bırakacak.

FENERBAHÇE, UEFA AVRUPA LÝGÝ YARI FÝNAL ÝLK MAÇINDA KENDÝ SAHASINDA PORTEKÝZ EKÝBÝ BENFÝCA ÝLE KARÞI KARÞIYA GELDÝ. MÜCADELENÝN ÝLK YARISI GOLSÜZ EÞÝTLÝKLE SONUÇLANDI. (ÝHA/ÝSTANBUL-ÝHA)

NE ANLATMAK İSTİYOR?

  • Ne tür gelişimden bahsediyorsunuz?
  • Futbolda gerçekten değişen en önemli şey hızdır. Otuz yıl önce sahadaki oyunun hızı saatte 10 kilometreydi, şu anda 30 kilometre. Hız nerdeyse üç katına çıktı. Ellilerde, altmışlarda ve yetmişlerin başında rakiplerin senden 15 metre uzaktaydılar. Şimdi onlarla 50 santimetre içinde oynuyorsun.

Bu sözler Pierluigi Collina’nın The Focus’a verdiği röportajdan. Collina’nın futbolu ve hakemliği ‘hız’dan ya da ‘hızlı koşmak’tan ibaret sandığını söyleyebilir misiniz?

Nasıl olacak?

Oysa Aykut Kocaman ‘koşmak’tan ve ‘koşu mesafeleri’nden bahsedince ‘futbolu koşmaktan ibaret sandığı’ ve ‘kafayı koşmaya taktığı’ yorumları o kadar çok tekrarlandı ki kamuoyunda, özellikle programı dikkatlice seyredemeyen herkesin zihninde böyle bir Kocaman portresi oluştu. Yıllarca futbol oynamış, gol krallıkları yaşamış, milli takıma yükselmiş, Metin Türel’in rahle-i tedrisinden geçmiş, teknik direktörlükte son iki yılı bir şampiyonluk ve bir kupa ile kapatmış bir hocanın “futbolu koşmak sanması” gerçek olabilir mi? Sokaktaki çocuğun bile bildiğini bilmekten aciz olabilir mi böyle bir cv? Belki söylenenleri hatırlamak daha doğru olacak:

Lig TV’deki 132 dakikalık programda 1,5 dakikalık “koşu muhabbeti” gruptaki rakip Gladbach konusundan açılıyor ve Şansal Büyüka, Fenerbahçe’nin koşu mesafesini soruyor. Aykut Kocaman’ın yanıtından sonra:

ŞB: Anladığım kadarıyla daha fazla koşan bir Fenerbahçe’yi yaratmanın peşindesiniz.

AK: Başka şansımız yok. Başka şansımız yok… 112 km bile yetmiyor eğer Şampiyonlar Ligi’nin standardında yer almak istiyorsanız… Zaten sizin kadar kaliteliler, zaten sizin kadar teknik-taktik beceriye sahipler, aynı zamanda sizden fazla koşuyorlar, sonra “bunlarla yarışacağım” diyorsunuz, nasıl olacak?

ŞB: (Gülerek)Doğru.

AK: Yani bunun başka matematiği yok. Bunu yapmak zorundayız. Sadece Fenerbahçe değil, Galatasaray da yapmak zorunda, Beşiktaş da yapmak zorunda… Avrupa Kupaları’nda yapmak zorunda. Makas niye açıldı diye niye düşünmüyoruz? Makas açıldı Türk Futbolu’yla ve Türk takımları’yla diğer takımlar arasında…

Aykut Kocaman’ın “nasıl olacak” sorusu hâlâ ortada. Kocaman ise sanki söylenenler bunlar değil başka şeylermiş gibi hedef tahtasına oturtuldu ve ‘futbolu koşmak sanmak’la, ‘kafayı koşmaya takmak’la suçlandı. İlginçtir, Galatasaray’da Fatih Terim, sıkça egosunun büyüklüğünden dem vurulan teknik adam, egoyu bir kenara atıp bizzat bir kondisyonerin ayağına kadar gitmiş ve Piri’yi Galatasaray’da çalışmaya ikna etmişti. Fatih Terim de mi futbolu koşmaktan ibaret sanıyor acaba(!)

Üzümü bırak bağcıya bak

Good Bye Lenin, harika bir filmdir… Hayatını komünist partiye adamış bir Doğu Alman kadın komaya girer. Komadayken Berlin Duvarı da komünizm de yıkılır, iki Almanya birleşir. 8 ay sonra kadın komadan çıkar… Doktorlar büyük bir şokla karşılaşmasının ölümüne yol açabileceğini söylerler. Hayatını adadığı komünizmin yıkıldığını öğrenmenin annesini ölüme götüreceğini düşünen oğlu Alex, ondan bu gerçeği saklamak için elinden geleni yapar. Buna, arkadaşıyla komünizm devam ediyormuş gibi sahte ana haber bültenleri hazırlayıp sanki televizyon yayınıymış gibi annesine izletmek de dahildir. Annesinin hasta yatağından gördüğü binaya dev bir kola afişi konunca arkadaşıyla ‘kapitalistler, kolanın bir sosyalist içeceği olduğunu nihayet itiraf etti’ haberi yapmaları yarattıkları dünyaya dair bir fikir verebilir.

Kocaman’ın sözleri üzerine söylenenler, yazılanlar ve yapılan yorumlar akla ister istemez bu filmi getiriyor. Temel söylemi “bizim de onların seviyesine çıkmamız gerek” olan bir hoca, tek amacı takımı at gibi koşturmak olan biri gibi gösterilip “futbolu koşmak zannediyor” etiketi yedi. Bazı üstün futbol beyinleri(!) “o zaman koyarsın 10 tane atlet, ehi ehi” seviyesini bile maalesef gördü. Bizi olmayan bir söyleme inandırma çabası, komünizmin hâlâ yönetimde olduğunu inandırmaya çalışmakla aynı değil mi? Oğlunun derdi annesini yaşatmaktı, tedavülden kalkmış futbol anlayışlarının hâlâ oyuna hükmettiğine inandırmaya çalışanların derdi üzüm mü bağcı mı? Belki de mevcudiyeti sürdürmenin tek yolu olarak bu görülüyor. Neyse ki futbol bahisleri ülkemize girdi de rakipler “köy takımı” olmaktan kurtuldu.

Az futbol bol dalaşma

İlk demecinde Lig-Avrupa ayrımı yapan Kocaman, Şubat’ta kulüp kanalındaki bir programda da aynı ayrımı yapıyor. Mesafeyi etkileyen faktörleri rakip(oynama arzusu), hakem(oynatma eğilimi) ve takımın ihtiyacı(skorda önde ya da geride olmak) olarak gösteriyor. Ana etkeni ‘topun oyunda kalma süresi’ olarak belirlemiş. Koyduğu ayrımın sebebi, ulaşılan 106 km ortalamaya dair değerlendirmesinde:

“Yeterli mi? Bence kesinlikle değil. Belki Türkiye Ligi için yeterli olabilir gibi gözüküyor. Ama Türkiye Ligi’nin ötesinde Avrupa Ligi ve Şampiyonlar Ligi hedefiyse, bu kulübün organizasyonu buysa, yeterli değil.

Topun oyunda kalmasında Türkiye Ligi’nin şu anki ortalaması 46 dakika. Çok az bu… Seyirciden çalıyorsunuz, taraftardan çalıyorsunuz, oyunun güzelliğinden çalıyorsunuz. Yarısında oyun yok. …hangi seyirci olursa olsun, bu hiç kimseye hiç bir şey vermeyen didişmeden ziyade bu tarafa doğru biraz dönmesi gerekiyor. Zaten sahadaki oyuna bu şekilde bakmaya başlarsak gerçek sorgulama o zaman başlayacak. Niye Musa oynamadı, niye Cristian oynamadı, Stoch falan filan zincirinden çıkacağız ve doğru şeyleri sorgulamaya başlayacağız. Neden, nerelerde yeterliyiz ve neden yetersiziz, asıl bunu sorgulamaya başlayacağız”

UEFA, Şampiyonlar Ligi için hem mesafe hem oyun süresi verilerini yayınlıyor. Bu sezon mesafe ortalamalarında Dortmund 122, Juventus 120, Real Madrid 112, Barcelona ve Manchester United 110, Galatasaray 108, Lucescu’nun Şahtar’ı 113 km seviyesinde. Şampiyonlar Ligi son 16 turunun ilk 14 maçında topun oyunda kalış süresi ise 59 dakika. Yani Şampiyonlar Ligi, izleyicisine Türkiye Ligi’nden %28 daha fazla futbol sunuyor. Geçen sezon ortalamalarının zirvesiyse Premier League’deki 64.42 oldu. STSL’ye göre %40 daha fazla futbol… Yılda 34 Premier League maçı seyretmek, 34 Spor Toto Süper Lig maçına kıyasla 14 maç daha fazla futbol görmek oluyor. Marka değeri mi demiştiniz?

Yine de dönüyor…

Aykut Kocaman’a göre, belki bunların hepsinden daha önemli olansa değişen şey, tanıdık gelebilir:

“Değişen en önemli şey hız. Bizi özellikle birinci sınıf takımlardan ayıran en önemli şey hız. Bu hızı çeşitlendirebiliriz: Koşu hızı, düşünce hızı, organizasyon hızı, teknik… Biz bu ölçümleri 20 km/h üzerinden yapıyoruz ama örneğin Alman Milli Takımı 25 km/h üzerinden yapıyor. Aradaki fark zaten bu. Bunu bir anlayabilsek çok kolaylaşacak işimiz. Kendi çevremize ördüğümüz bir şey var, bunun içinde didişip duruyoruz. Komik halimizin farkında değiliz.”

Türk futbolu yıllar sonra Avrupa’da iki takımla yeni yılı gördü, tarihinde ilk kez iki kupada birden çeyrek finalde. Bu başarının altında imzası olan iki teknik adamdan biri ABD’ye bir kondisyon uzmanını iknaya giderken diğeri “futbolu koşmak zannediyor”(!)

Oysa ne Terim, ne Kocaman ne de Collina futbolu koşmak zannetmiyor. Yalnızca dünyanın bir öküzün boynuzunda durmadığının, yuvarlak olduğunun ve döndüğünün farkına varmaya muktedirler. Gözlemliyor, düşünüyor ve üretmeye çalışıyorlar. Bunları yapmak yerine engizisyon kurmayı seçmek işin kolayı. Ve futbola zerre kadar faydası yok.

emre - sow - caner

TRANSFERLERİ

Aykut Kocaman birçok açıdan gerek Fenerbahçelilerin, gerek diğer futbolseverlerin eleştirilerine maruz kalmış bir teknik adamdır ancak transfer aklı çoğu zaman tenkite maruz kalan melekelerinden biri olmamıştır. Hatta saha içi eleştirileriyle birlikte harmanlanan transfer övgüsü onun aslında bıraktığı sportif direktör koltuğuna yakıştığı fikrini de birlikte getirir. Zico’dan sportif direktör titriyle devraldığı düşük tempolu ama iyi pas yapan takımdan atletik, disiplinli ve kontrollü mevcut ekibe geçişini de kendi aklına uygun transferlerle sağlayan Aykut Kocaman, İstanbulspor, Konyaspor ve Ankaraspor günlerinden gelen tecrübeleriyle birlikte ciddi bir transfer karnesine sahip. Bu transfer karnesinde pekiyi alan işlerin yanı sıra kırık not verilecek deneyimler de mevcut.

Fenerbahçe ağırlıklı olmak üzere geçmişten bugüne Aykut Kocaman’ın transferlerini hatırlamak onun teknik adam kimliğini tanımlamak adına da oldukça önemli verileri ortaya koyacaktır. Günahıyla, sevabıyla Kocaman ve transferleri…

Verimli transferleri

Moussa Sow (11/12 – Lille): Aykut Kocaman her daim atlet bir takım ister, disiplin ister ve ileri uçta tek merkez forvetten faydalanan bir yapıda bunları yapmayı arzular. Bu kriterleri hakkıyla yerine getiren isimlerin başında Lille’den transfer edilen Moussa Sow geliyor. Kocaman’ın Fransa odaklı transferlerinin son halkası konumundaki Sow, 10 milyon avroluk, pek de kelepir sayılmayacak bonservis bedeline karşın gösterdikleriyle bu bedelden daha fazlasını hak eden, elit liglerde forma giyebilecek bir oyuncu olduğunu taraflı tarafsız herkese ispatladı.

Andre Santos (09/10 – Corinthians): Cristian ile birlikte Aykut Kocaman’ın özel olarak izleyip takıma kazandırdığı isimlerden Andre Santos, ne kadar akıllı ve makul bir yatırım olduğunu özellikle ikinci senesinde gösterdiği performansla akıllara kazıdı. Savunma yönü bazen soru işareti yaratsa da teknik becerisi ve şut tehdidiyle hücuma kattığı derinlik oyunu açma hedefindeki takımlar için biçilmiş kaftandı. Premier League’deki performansı tartışılabilir ancak Süper Lig’den Arsenal’e bir oyuncunun transfer yapması sıradan bir olay değil ve bunun bir sebebi var.

Mamadou Niang (10/11 – Marsilya): Fenerbahçe yakın tarihinin en verimli, en nokta atışı transferlerden biri Mamadou Niang. Her ne kadar Fenerbahçe kariyeri kısa sürmüş olsa da bir senede yaptıklarıyla Fenerbahçe’nin 2011’de zirveye yürümesinde göz alıcı istatistiklerinden bile büyük pay sahibiydi.

Salih Uçan (12/13 – Bucaspor): Fenerbahçe geleneğinde genç oyuncular kendilerine kolay kolay yer bulamazlar. Fenerbahçe başarı ister, gelenek hazır oyuncuyu emreder. Yeteneklerine göre 1,5 milyon avro gibi makul bir fiyata potansiyeli bu denli yüksek bir ismi kadroya katan Aykut Kocaman’ın en başarılı işlerinden birisi de Salih’in gelişi oldu.

Pini Balili (2003/04 – İstanbulspor): Türk futbolunun yakın tarihine damga vurmuş rol oyuncularından birisiydi Pini Balili. Hızıyla Arthur Zico gibi bir isme “Lugano yavaş değil, Balili hızlı” dedirtecek, kontrataklarıyla yıllarca bu ligde hakkıyla yer edinen isimlerden biri olan Balili, Aykut Kocaman döneminde mütevazı bir ücret karşılığı İstanbulspor’la Türkiye’ye adım atmıştı.

Bahsetmeye değer

Selçuk Şahin (2001/02 – Hatayspor): Selçuk’u Fenerbahçe’ye getiren belki Aykut Kocaman değil ama İstanbulspor’dan Fenerbahçe’ye katılan milli orta saha Aykut hoca döneminde Hatayspor’dan İstanbul’a gelmişti. Zaman zaman eleştirse de Fenerbahçe’ye verdiği ekstra katkılar da yadsınamaz.

Verimsiz transferleri

Henri Bienvenu (11/12 – Young Boys): Kocaman’ın en büyük yanılgıdan biri 2011/12 sezonu başında kadrosuna kattığı Bienvenu olsa gerek… Semih Şentürk’le birlikte forveti emanet ettiği Kamerunludan istediği alamayan Aykut hoca devre arası transfer döneminde Moussa Sow’u transfer ederek sezonu kurtarmayı hedeflemiş ancak Galatasaray’ın gerisinde kalmıştı. Bienvenu’nün performansı bu sezon da düzelmedi ve Ocak ayında Zaragoza’ya kiralandı.

Gökhan Ünal (09/10 – Trabzonspor): Kocaman döneminde yapılan transferlerin belki de en verimsiz ve acı verici olanı Gökhan Ünal’ınkiydi. Trabzonspor’dan kadroya derinlik katması için getirilen Gökhan için kulübüne 3.2 milyon avro ödenirken, bugün Türkiye’nin en üst düzey yerli forveti konumundaki Burak Yılmaz’ın da bonservisi verildi. Gökhan o transferden bu yana sadece 11 lig golü bulabilirken, Burak’ın sadece 3 senede kat ettiği mesafeyi düşününce transferin verimsizliği konusunda diyecek söz kalmıyor.

Özer Hurmacı (09/10 – Ankaraspor): Aykut Kocaman’ın prenslerinden Özer Hurmacı da Fenerbahçe’de aradığını bulamayanlardan. Kocaman’ın tam 74 kez Süper Lig’de forma şansı verdiği Özer, anlık parlamaların dışında beklentilerin dışında kaldı, sıkça sakatlandı ve son olarak bonservis bedeli almaksızın Kasımpaşa’ya verildi.

Issiar Dia (10/11 – Nancy): Mali açıdan pek zarara uğranmamış olsa da Kocaman’ın Fransa pazarından aldığı en verimsiz oyuncu Dia oldu. Hızı ve dinamizmiyle takıma güç katması beklenen Dia istenilen role uyum sağlamakta zorlandı. Son olarak şampiyonluk maçında atılarak Kocaman’ın maç sonunda tepkisini çeken Senegalli kariyerini Katar’da sürdürüyor.

Bahsetmeye değer

Milos Krasic (12/13 – Juventus): Aykut Kocaman onun için “Planlar dışında bir fırsat transferi” demişti ama bu fırsatın maliyeti ağır oldu. Fenerbahçe’de kadroya dahi girmekte güçlük çeken Sırp oyuncu yetenekleri alınmış gibi eski günlerine hayıflanıyor.

Orhan Şam (11/12 – Gençlerbirliği): Fenerbahçe’nin 3.5 milyon avroya onu aldığı hafta Beşiktaş da Gençlerbirliği’nden Mustafa Pektemek’e 4 milyon avro ödemişti. Mustafa sakatlığına karşın Türkiye’nin en yetenekli forvetlerinden biri olarak kabul görürken, Orhan artık ilk 18’e girmekte dahi zorlanıyor.

2ab8e97d5b0f0d60bce34b50be9eb3a8

KARİYERİNDEKİ KIRILMA ANLARI

Fenerbahçe’deki ilk maçı

1987/88 sezonunda Fenerbahçe sezonu sekizinci sırada bitirmiş ve taraftarlarını hayalkırıklığına uğratmıştı. Tahsin Kaya başkanlığındaki sarı-lacivertliler daha önce takımı şampiyon yapan Todor Veselinoviç’i takımın başına getirdi ve yurt içinde transfer harekatına başlayarak Engin Parlar, Taygun Erdem, Hakan Tecimer, Hasan Vezir, Serdar Şenkaya, Şenol Ustaömer, Orhan Kapucu, Turhan Sofuoğlu, Oğuz Çetin ve Aykut Kocaman’ı transfer etti. Yabancı transferi olarak dünya çapındaki kaleci Toni Schumacher kadroya katıldı. Fenerbahçe’nin ilk maçı Rizespor’la deplasmandaydı. İlk yarı golsüz sona erdi. Veselinoviç ikinci yarıya Orhan Kapucu’nun yerine Aykut Kocaman’ı alarak başladı. Kocaman bir girdi pir girdi, maç 5-0 sarı-lacivertlilerin üstünlüğüyle biterken Aykut Kocaman tam 4 golü Rizespor filelerine bıraktı. 23 yaşlındaki genç oyuncu da formayı kaptı. O sezon Fenerbahçe 103 golle şampiyon oldu, Aykut Kocaman da 29 golle gol kralı. Aykut ismi Fenerbahçe tarihine kazılmaya başlandı.

Fenerbahçe’den gönderilişi

Geldiği sezon şampiyon olan Kocaman, giderken de şampiyon olarak gitti. Şampiyonluğa hasret Fenerbahçe, Ali Şen başkanlığında 1995/96 sezonunda Trabzonspor’la son haftaya dek süren müthiş bir yarışa girmişti. Bitime 3 hafta kala Avni Aker’da bordo-mavililerin konuğu olan Fenerbahçe Oğuz Çetin ve Aykut Kocaman’ın golleriyle Trabzonspor’u yeniyor ve kalan iki maçını da kazanarak şampiyonluğu elde ediyordu. Fenerbahçe’yi 2 efsanesi attıkları gollerle şampiyon yapmıştı. Lakin Ali Şen bu iki ismi takımdan göndermişti. Sebebi hala Ali Şen tarafından açıklanmasa da Hürriyet Gazetesi yazarı Yalçın Doğan bu durumu şöyle açıklıyor; “Oğuz ve Aykut, sanki Fenerbahçe yönetiminin üzerinde takımda ağırlık kazanmışlar. Yönetim de zaman içinde onların takımda kazandığı ağırlığı içine sindirememiş. Ayrılmak zorunda bırakıldı ikisi de. Bin tane dedikodu vardı oysa hiç biri de doğru değildi.”

Teknik direktörlüğe ilk adım

1999/2000 sezonu İstanbulspor için çok zordu. Önceki sezon Cem Uzan takımdan ayrılmış, yüksek maliyetle yaptığı yıldızlar birer birer gitmiş, içlerinde bir tek Aykut Kocaman kadroda kalmıştı. Saffet Susiç’in ayrılmasıyla göreve gelen Ziya Doğan da takımı toparlayamamış ve İstanbulspor 27 hafta sonunda 26 puanla 16. sırada, küme düşme hattında yer alıyordu. Ziya Doğan’ın istifasından sonra göreve futbolcu Aykut Kocaman getirildi. Kocaman hem futbolcuydu, hem de teknik direktör. Yardımcıları ise Fahrettin Ömeroviç ve Abdullah Avcı! Kümede kalma savaşı veren İstanbulspor evinde Trabzonspor’u ağırlarken ilk yarı 1-0 bordo-mavililerin üstünlüğüyle sona erdi. İkinci yarıda Aykut Kocaman kendini oyuna aldı, takımının son 3 golünü atarak İstanbulspor’un Trabzonspor’u 5-1 yenmesinde başrolu hem hoca hem de futbolcu olarak olarak oynadı. Sarı-siyahlılar o sezon averajla kümede kalmayı başardı.

Ertesi yıl İstanbulspor’da takımın başına hocaların hocası Metin Türel getirildi, Aykut Kocaman da futbolu bıraktı ve yardımcı antrenör olarak görev aldı. Türel Kocaman’ı şöyle tanımlıyor; “Teknik adamlık konusunda müthiş yetenek. Hocalık görevimi noktalamadan onu da Türk futboluna kazandırmak istiyorum. Ayrıca yine Aykut hocayla birlikte çalışan Abdullah ve Ömeroviç de çok başarılı bir sınav veriyor.”

Ertesi yıl Metin Türel görevi Aykut Kocaman’a emanet etti ve inzivaya çekildi. Kocaman ikinci maçına da Fenerbahçe’yi konuk etti ve İstanbulspor mücadeleyi 1-0 kazandı.

Fenerbahçe Sportif ve Teknik Direktörlüğü

16 Haziran 2009’da Fenerbahçe ile Aykut Kocaman’ın yolları tekrar keşişti. İstanbulspor, Malatyaspor, Konyaspor ve Ankaraspor’da teknik direktörlük görevi yapan Aykut Kocaman, sarı-lacivertli camiaya sportif direktör olarak adım attı. Takımın teknik direktörü ise daha önce Fenerbahçe’yi iki kez şampiyon yapan ve üçüncü sezonunda son maçta şampiyonluğu kaybeden Christoph Daum getirildi.

Futbolun takım elbiseli yöneticilerinin futboldan ne kadar anladığı aşikar ve birçok kişi tarafından da biliniyor. Sportif direktörlük müessesesi ise Avrupa’nın büyük liglerinde uygulanmasına rağmen ülkemizde pek de uygulanan bir sistem değil. Sportif direktörün temel bir tanımı olmasa da belli vazifeleri vardır. Kısa, orta ve uzun vadeli planlar çıkaracak, futbol takımının gelişimi için yol çizecek, futbolcu izleme komiteleri kuracak, transferlerde hedefe uygun isimleri seçecek, hatta hedefe uygun teknik direktörü seçecek, teknik direktör ile yönetim arasında köprü vazifesi görecek, vs vs görevler sportif direktörün verildiği takdirde görev tanımlamasına girebilir. Ülkemizdeki belki de tek örneği Süleyman Hurma.

Sportif Direktör Aykut Kocaman; Özer Hurmacı, Bekir İrtegün, Mehmet Topuz gibi yurtiçi transferde rol oynuyordu fakat teknik direktör seçiminde Christoph Daum’un getirilmesinde rol oynadığını söylemek güç. Kocaman’ın ilk icraatlarından biri de kampa geç katılan Alex de Souza’ya ceza vermek olmuştu. Bu ceza Alex’in içine öyle işlemiş olacak ki 3 yıl sonra Fenerbahçe’den ayrılırken dahi bunu dillendirmeyi ihmal etmemişti. Geçen 1 yıl sonunda sancılı başlayan, sancılı devam eden bir süreç olduğunu kesin. Daum da yıllar sonra yaptığı açıklamalarda Kocaman’ı eleştirmeyi ihmal etmedi. Belki sınırlar tam çizilmedi, birileri Kocaman’ı üstü olarak görmek istemedi. Belki de Kocaman idare sorunları yaşadı. Nihayetinde yıl bitti, Daum takımdan gönderildi, Aykut Kocaman kulübeye indi.

3 Temmuz

2010/11 sezonunu lider Trabzonspor’un tam 9 puan gerisinde sezonu ilk yarıyı kapatan Fenerbahçe, efsane bir ikinci yarı yaşamış, 17’de 16 galibiyet, bir devrede tam 49 puan alarak averajla şampiyon olmuştu. Gelecek yılın planlaması yapılıyor, Şampiyonlar Ligi’nde oynayacak takım için büyük yıldız transferleri düşünüyordu ki 3 Temmuz sabahı Türkiye ‘Şike davasıyla’ uyandı.

Fenerbahçe Başkanı Aziz Yıldırım, asbaşkan Şekip Mosturoğlu, yönetici İlhan Ekşioğlu, amatör şubeler koordinatörü Cemil Turan’ın da içerinde olduğu tam 93 sanık mahkemeye çıkarıldı. Olayın Fenerbahçe’yi ilgilendiren tarafında sarı-lacivertlilerin şike yaptığı ve teşvik primi verdiği iddiaları vardı. 4 Temmuz ve onu takip eden birkaç ay gazetelerin manşetlerinde Fenerbahçe’nin küme düşürüleceği, şampiyonluk kupasının elinden alınacağı yazıyordu.

Başkansız Fenerbahçe’nin idaresinde yönetimden Ali Koç yıldızlaşmıştı ama yarın ne olacağını bilmeyen futbolcuların asıl idaresi sportif direktör ve teknik sorumlu Aykut Kocaman’ın omuzlarındaydı. Takımdaki bazı yıldızlar satılmış, yerlerine daha düşük profilli futbolcular transfer edilmişti. İstanbulspor’da da Cem Uzan görevi bıraktığında gencecik bir teknik adam olan Aykut Kocaman o gün de başkansız bir kulübe hizmet etmiş, teknik kadrodaki yardımcıları ve takım kaptanlarıyla takımı olabildiğince uzun süre ayakta tutmaya çalışmıştı. 15 milyonluk şehirde sınırlı sayıda  taraftarı olan İstanbulspor ile milyonlarca taraftarı olan Fenerbahçe’yi idare etmek pek tabii ki aynı şey değildi. Ali Koç yıpranabilirdi, Nihat Özdemir yorulabilirdi ama futbol oyununun başaktörleri futbolcuların ve Aykut Kocaman’ın böyle bir lüksü yoktu. Futbolcular ayakta kaldı, kenar yönetimi ayakta kaldı, bitti denilen Fenerbahçe sezonun son maçına kadar şampiyonluğu kovaladı. Aykut Kocaman 3 Temmuz sürecinin baş kahramanıydı.

Alex meselesi

Yıldız oyuncular ve teknik direktörler… Dünyanın herhangi bir yerinde, herhangi bir zamanında çıkabilen sorunlar… Uyuşmayan fikirler, oyuncunun kaprisleri, belki de hocanın kaprisleri. Taraf tutmak zor, belki de imkansız. Kimi zaman tatlıya bağlanır, kimi zaman birisi bavulunu toplar. Olan her iki ismi de seven taraftara olur.

Fenerbahçe’de Aykut Kocaman ve Alex de Souza taraftarın sevgilisi. 1996 yazında Aykut Kocaman da takımdan isteği dışında gönderilmişti. Her ne kadar futbolcu ya da teknik direktör olmasa da Ali Şen de efsane bir karakter olarak Fenerbahçe yıldızlarından biriydi. Alex Fenerbahçe ile bağlarını kopardıktan sonra 120 dakikaya varan bir basın toplantısı yaptı. Geçmişten bu güne çok şey anlattı. Takımdan gönderilme sebebini ise şöyle açıkladı; “Pazartesi günü Aykut Hoca’nın yanına gittim. Bana kadro dışı bırakıldığımı söyledi. Ben de niye olduğunu sordum. ‘Bir takımda iki lider olmaz. Soyunma odasında o kadar çok yer tutuyorsun ki seni orada tutamam’ dedi.” Aykut Kocaman ise Alex’e bir nevi cevap olarak, “Sen çok büyüksün, seni idare edemiyorum gibi bir cümle asla geçmedi. Alex, gerçekten de büyük oyuncuydu. Onu anlayabiliyorum, kolay değil buradan ayrılmak. Ancak ayrılırken de insanlar diğer insanlara ne olursa olsun içini acıtmak için çaba göstermemeli” yorumunu yaptı.

Aykut Kocaman Alex’in diğer açıklamalarında ise büyük oranda haklı olduğunu doğruladı. Brezilyalı yıldız, Kocaman ile sık sık görüş ayrılığına düştüğünü, sık sık tartıştığını, futbol felsefesinin uymadığı söylemişti. Görünmeyenin arkasında da çok kavga olmuştu.

SGS_102

Previous:

Cesur

You may also like

Yorum Yap