Diarios Argentinos 2: La Academia

13 Ekim of 2015

“Gözlerindeki Sır” filminde, Benjamin ve Pablo, Isidoro Gomez’i, Racing deplasman tribününde yakalamışlardı. Biz ise Racing’in evinde, Estadio Presidente Juan Domingo Perón tribünlerinde

Yazar: Fırat Topal

firattopal@hayatimfutbol.com | twitter.com/Flyingdtchmn | 13.10.2015

Buenos Aires’te Airbnb vasıtası ile evinde kaldığımız Diego’ya, hafta sonundaki maçlar için nasıl bilet temin edeceğimizi sorduğumuzda aldığımız cevap “bugüne kadar çok kişiyi misafir ettim ve onlara yardım ettim, ama ilk kez bilmediğim yerden soru soran birisiyle karşılaşıyorum, futbolla hiç ilgim yoktur” oluyor. Adama sanki “1984 Federico Villafane şarabını en iyi hangi restoranda içeriz?” diye sormuşuz. Tamam kalıplaştırmayalım da Arjantinlisin yahu, nasıl futbolla hiç ilgin yoktur!

Kendisiyle ilgili çarpıcı hikayeyi anlatmadan geçemeyeceğim. Diego Velazquez isimli, profilide mesleği için “müzisyen” yazan bu arkadaşın evi Buenos Aires’in merkezinde bir stüdyoydu. Hem evinde daha önce kalmış olanların yorumları hem de kendisinin internet üzerinden yazışmalardaki tavrı oldukça tatmin edici olduğundan orada kalmaya karar vermiştik. Fakat eve vardığımızda su akmıyordu, ortalığı tabiri caizse bok götürüyordu ve karşımızda bize grubuyla dünyanın birçok yerinde konser verdiğini, hatta Hollanda’nın 150 bin nüfuslu, yaşadığımız şehri Amersfoort’a 3-4 kez geldiğini söyleyen bir adam vardı. Daha ilk gün tencere dolabındaki hamam böceklerini, penceredeki çatlaklar sebebiyle içeri giren dondurucu soğuğu (Ağustos ayında Arjantin’de kış mevsimi yaşanıyor, kuzey yarım kürenin Şubat ayı olarak düşünebilirsiniz) ve evin hemen yanındaki gürültüyü tecrübe edince bendeniz gecenin 3’ünde “eyterebea” çekip kendimize bir otel ayarladım ve ertesi gün, suların 24 saattir akmadığı evden arkamıza bakmadan çekip gittik. Bizim Diego kendi evinin anahtarını bile almaya gelmemiş ve “Dün akşamdan beri yeni materyaller üzerinde çalışıyorduk, provadaydık” demişti. İzleyen birkaç günde de konserde olduğu bahanesiyle anahtarı bize kakalamıştı. Askerde 30 yıllık G3 tüfeğini üzerime zimmetlediklerinde ve “Oğlum bu tüfeği kaybedersen askerliğin 6 ay uzar” yalanına inandırdıklarında bile bu kadar gerilmemiştim. Adam resmen kendi evinin anahtarını bize hacılatmıştı, öyle ki “Diego dur Allah’ını seversen sen de, zaten ortalık karışık” diyecek kadar bile yüzünü görmüyordum.  Kendisi tam 5 gün sonra evinin anahtarını almaya geldiğinde de “Hollanda’ya konsere geldiğimde bedava bilet benden” dediğinde içimden “yav he he” deyip başımdan savmıştım. Eve döndüğümde kendisinin attığı yalanları teyit etmek için internete girdiğimde Jimmy Wales amca suratıma tokatı yapıştırdı. Zira, Diego, jazz-tango adında 21. yüzyılda ortaya çıkan bir müzik türünün yaratıcısı olan, Tanghetto isimli, 10’dan fazla albümü, canlı konser DVD’leri olan bir grubun kurucusu ve gitaristi idi ve 2005 ile 2014’te 2 Latin Grammy Ödülü’ne aday olmuştu. Olay, resimlerle de doğrulandı ve Diego’nun, evini, değil köpek, örümcek bağlasan durmayacak bir pislik yuvası halinde tutmaktan çekinmeyen bir müzik yıldızı olduğunu öğrendik. Bundan sonra müzisyenin evinde kalmak mı? Sopam olmadan asla!

Tarih 22 Ağustos 2015 Cumartesi. Otel yatağında uyandığımda cebimde hala bilet yok ve önümde 2 futbol maçı görmeyi hedeflediğim 48 saat var. 1 gün önce son bir umut olarak Lavalle Caddesi’ndeki Racing Club mağazasına gitmişim, Tarzanca ile anlaşabildiğim mağaza görevlileri bana ertesi gün stadyuma gitmemi ve orada bilet kovalamamı söylüyorlar. Daha öncesinde girdiğim River Plate mağazasındaki tek İngilizce bilen kız, 70 euro’luk poları bana giydirmeye uğraşıyor ama bilet peşinde olduğumu anlayınca beni resmen dışarı sepetliyor. Döviz bozdurduğumuz bir başka Diego (evet bu müzisyen değil pariteci Diego) bizi elimizden tutup, Narcos dizisinin çekildiği mekanları andıran bir dükkana götürüyor, bilgisayarın başında oturan teyze Boca maçına 120 euro bilet çekiyor. Öyle çaresiz durumdayım ki neredeyse yoldan birini çevirip İlyas Salman gibi “eee River…edres…edres pavlike…” diye sormak üzereyim. En sonunda kararı veriyorum, Avellanada otobüsüne atlayıp stadyumda bilet kovalayacağım. Racing Club – Arsenal de Sarandi’yi yerel saatle 16:30’da konuk edecek.

Racing, 1903 yılında Colegio Nacional Central öğrencileri tarafından kurulduğunda Hispanik kökenli “criollo” sınıfından gelenlerin kurduğu ilk kulüp olmuştu, zira daha önce kurulan River Plate, Gimnasia, Quilmes, Rosario Central gibi kulüpler, Arjantin’in seçkin sınıfında yer alan İngiliz azınlıkların kurduğu kulüplerdi. İsim, kurucu üyelerden Fransız asıllı Germán Vidaillac’ın Fransa’dan getirdiği bir motor sporları dergisinin isminden esinlenilmesi sonucu ortaya çıkmıştı (yarışmak anlamındaki “Racing”). Kuruluştan sonra geçen 22 yılda, 7’si üst üste olmak üzere 9 şampiyonluk kazanınca, bugün hala kulüple özdeşleşmiş lakaplarını aldılar. Onlara futbolu, adeta okulda öğretilmiş bir ders gibi oynamaları sebebiyle “La Academia” lakabı takıldı. Arjantin basını haberlerinde, taraftarlar şarkılarında, futbolcular demeçlerinde hep bu kavramı kullanıyorlar. Racing Club demek La Academia demek. Racing aynı zamanda Boca Juniors, River Plate, Independiente ve San Lorenzo ile birlikte Arjantin futbolunun 5 büyüğünden bir tanesi.  Cinco grandes del fútbol argentino.

IMG_2474

Takım 1949, 1950 ve 1951’de üst üste 3 şampiyonluk elde ettikten sonra 1958-1966 arasında 3 şampiyonluk daha kazandı ve 1967’de de Uruguay’nın Nacional takımını finalde mağlup ederek Libertadores Kupası’na uzandı. Başarılarla geçen bu 20 yılda, yukarıda bahsettiğimiz Gözlerindeki Sır (El secreto de Sus Ojos), filmindeki meşhur bar sahnesinde, Pablo Sandoval’ın noter arkadaşı, Racing hastası Andretta’nın saydığı tüm futbolcular da forma giydiler. Oleniak, Anido, Mesias, Sachhi, Bavastro, Manfredini, Sanchez ve nicesi. Ardından uzun süren bir suskunluk ve 50 yıl boyunca gelen sadece 2 şampiyonluk. Bunlardan sonuncusu Inter ile Şampiyonlar Ligi’ni kazanmış, “El Príncipe” Diego Milito’nun Avrupa kariyerinden sonra Racing’e dönüşüyle 2014 yılında geldi. Sabahına uyandığımız 22 Ağustos’ta Racing, lider San Lorenzo’nun 9 puan gerisinde dördüncü sıradaydı ve halen şampiyonluk hesapları yapıyordu. 1957’de iki kardeş tarafından, Sarandi semtinin ordu cephaneliğine çok yakın bir muhitte kurulması sebebiyle “Arsenal” ismini almış Arsenal Fútbol Club ise ligin dibinde. Bu iki takımın stadyumu arasında 4 kilometre gibi bir uzaklık var, zira Sarandi, Avellanada yönetim biriminde yer alan, kentin hemen dışında bir semt.

Racing’in 51 bin kişilik stadyumu, taraftarların “El Cilindro” (Silindir) olarak adlandırdıkları Estadio Juan Domingo Perón’a, Buenos Aires’in merkezinden 10 ve 17 numaralı otobüslere binerek ulaşmak mümkün. Maipu veya Avenida 9 Julio otobüsleri yakalamanız için en uygun yerler. Buenos Aires otobüslerinin hangi muhitlerden geçtiğini anlamak da çok kolay çünkü otobüslerin yan taraflarında ana durakların isimleri sırasıyla yazılmış durumda, yani kaçırmanız mümkün değil. Stadyuma  Constitución İstasyonu’ndan 100, 148, 98, 45 ve 154 numaralı otobüslere binerek ulaşmak da mümkün. Constitución aynı zamanda bir metro istasyonu, ancak istasyon bölgesinin özellikle hava karardığında çok tekin olmadığı konusunda uyarmam gerekiyor. Dolayısıyla gece maçlarında merkezden kalkan otobüsleri kullanmak veya taksiye başvurmak daha ihtiyatlı seçenekler. Her iki şekilde de Avenida Manuel Belgrano durağında indiğiniz anda stadyumu karşınızda görüyorsunuz. Bir de tavsiye verelim. Maç günlerinde, bizim yaptığımız gibi sabahtan La Boca bölgesine gidip, Caminito’da zaman geçirdikten sonra 10 veya 17 numaraya atlayıp Avellanada’ya gitmeniz de mümkün, zira bu 2 otobüs La Boca bölgesinin içinden geçiyor.

IMG_2465

Saat 14:30 sularında Caminito’daki alışverişimi bitirip 10 numaraya atlıyorum ve saat 14:45’i geçmişken Avellanada’da, mavi-beyaz bayraklara bürünmüş seyyar satıcıların ortasında buluyorum kendimi. Estadio Juan Domingo Perón, Avellanada Derbisi’nin diğer tarafı Independiente’nin stadyumu Estadio Libertadores de América’nın sadece birkaç yüz metre uzaklığında, yani bu iki kulüp dünya üzerindeki derbilerde stadyumları birbirine en yakın olan kulüplerden ikisi. Hatta bu derece yakınlığı bir tek Dundee derbisinden hatırlıyorum. Dundee FC’nin stadyumu Dens Park ve Dundee United’ın stadyumu Tannadice Park da birinden diğerine taş atsanız ulaştırabileceğiniz uzaklıkta. Racing’in stadyumuna da otobüsün sizi indirdiği Avenida Manuel Belgrano’dan 200 metre sürecek bir yürüyüşle ulaşmak mümkün. Stadyuma ulaştığımda etrafta benim dışımda toplasanız 50 kişi ve kulüp lisanslı ürünlerini satan bir kaç hanımefendiden başka birisi yok. Tabii günler hatta haftalardır “Abi Arjantin’de bilet uyuşturucu gibi… kendin turist halinle gidersen kartel kafana sıkar… Racing tribününe Hector’la Tuco Salamanca takılıyor….” türünden hikayeler dinlediğim için, “Herhalde biletlerin hepsi satılmış olduğundan ortalık böyle süt liman” diyorum. Diyorum, diyorum da, pueblo evlerini andıran, Racing’in renklerine boyanmış yan yana sıralanmış gişelerde de insanlar oturuyor. Birkaç saniye sonra da çocuğunun elinden tutup maça gelmiş bir amca gidip o gişelerden bilet alıyor. “Yürü be Hekimoğlu, Rio’yla Santiago arasında Arjantin kuruldu” deyip geliyorum gişenin önüne. Hiç uzatmadan “abi diyorum nereden olsa izlerim”, “250 Peso” diyor, çıkarıp veriyorum, o da çıkarıp veriyor, bakıyorum bilette 120 peso yazıyor, yanında başka bir kağıt parçası üzerinde 130 peso yazıyor. Bir anda Avellana’dan çıkıp Mecidiyeköy asfaltına gidiyorum, abinin suratına “Burda da mı kulübe bağış muneca brava!!” diye bakıyorum. Ama omuzlarımdan büyük bir yük kalkıyor, çok uzun süredir ulaşma hayalini kurduğum bilet elimde, 1-2 saat içinde maç izlediğim kıtalara bir yenisini ekleyeceğim ve bu son eklenti bu işin hala gönülden, eski usul taraftar gelenekleriyle götürüldüğü Güney Amerika kıtası ve onun “tribün” deyince akla gelen ilk ülkesi, Arjantin.

IMG_2470

Stadyumun etrafında biraz dolanayım diyorum içeri girmeden önce, zaten maça nereden bakarsanız 2 saat var. Estadio Peron’un dış cephesine konulmuş panolarda Racing’in kazandığı başarılar sıralanmış, bu panolar şampiyon olunan yıl ve kupa resmi eşliğinde stadyumun tamamına dağıtılmış. Yukarıda bahsettiğim kulüp ürünlerinin satıldığı tezgahta ise ürün çeşitliliği oldukça az. Burada yeri gelmişken belirteyim, ne zaman şu tek taraflı atkılar peydah oldu, atkı koleksiyoncusu olan bizlerin işi zorlaştı. Zira atkı denen şey, sadece futbol maçında iki elinle açıp 5 dakika boyunca Samanyolu şarkısını söyleyeceğin bir aksesuar değildir. Onu normal bir giyecek gibi kullanmak gerekir. Seyahate giderken takılır, işe giderken takılır, arkadaşlarınla buluşurken boynuna sarılır, dolayısıyla normal bir atkı gibi, iki tarafının da aynı meteryalle işlenmesi gerekir. Ancak özellikle son 5 yılda kulüpler, havludan bozma tek taraflı atkılar üretmeye başladılar ve kulüp mağazaları bu ürünle doldu taştı. Ne boyuna sarabiliyorsun ne de sarkıtabiliyorsun. Biçimsizlik abidesi.

IMG_2479

Racing’in “La N° 1” olarak anılan bir tribün oluşumu var ve kale arkasında birbirine yakın olarak oturan 3 gruptan oluşuyor. La Guardia Imperial, Racing Stones ve La 95. Bu 3 grubun üyeleri ben atkıyı taktığım anda stadyumun etrafındaki tellere polis kordonunda yaklaşıyorlar. Tüm pankartlar açılıyor, tüm davullar kontrolden geçiliyor, tüm çantalar aranıyor ve sonunda güvenlik 100 kişilik kemik grubu stadyuma salıveriyor. Ben de onların hemen ardından stadyuma giriyorum. 51 bin kişilik stadyumda toplasanız 150 kişi var. Estadio Juan Domingo Perón, ömrümde gördüğüm en ilginç stadyumlardan bir tanesi. Kale arkalarını sahayla ayıran duvar uzayarak orta saha çizgisine kadar gidiyor. Kale arkası tribünü de duvarın bu şekilde inşa edilmesi sebebiyle diğer stadyumlara oranla daha geniş bir alanı kaplıyor. Tribünleri belli oranda birbirinden ayıran demirler var, ancak tribünlerin en altına inip diğer kısımlara yürüyebiliyorsunuz. En ilginci ise tribünler ile tribünleri sahadan ayıran duvarın ön tarafında maça gelen ufaklıkların futbol oynayabilecekleri minyatür futbol sahaları olması, tabii kale direklerini kurma işi çocuklara kalmış. Stadyumun “Silindir” lakabıyla anılmasının sebebi ise, olimpiyat stadyumu tasarımıyla, daire şeklinde inşa edilmiş olması. Tribünlerin tümünün üstü kapalı ancak çatı kısmı oldukça ufak olduğu için, alt katların ön taraflarında oturan taraftarlara hiç fayda etmediğini söylemem lazım. Zaten Arjantin’de çatının tüm koltukları kapsayacak şekilde uzandığı stadyum sayısı birkaç tane bile değil ve bunun için stadyumların tekrar inşası gerekiyor. Racing yine de bu konuda şanslı kulüplerden. Boca, River, Velez Sarsfield, Independiente, Newell’s Old Boys, Huracan, Gimnasia gibi kulüplerin stadyumlarında çatı yok. San Lorenzo, Rosario, Banfield kulüplerinde ise sadece protokol tribünün üstü kapalı. Zaten Arjantin’in modern olarak nitelenebilecek tek büyük stadyumu var, o da La Plata’da Estudiantes’in maçlarını oynadığı, 2011 yılında büyük bir yenilemeden geçen Estadio Ciudad de La Plata.

La N° 1 büyük bir ciddiyetle kale arkasını hazır hale getirirken yavaş yavaş diğer tribünler de dolmaya başlıyor. Arjantin’deki tribün atmosferinin sadece stadyum dışında değil, stadyum içinde de eski usüllerde olduğunu söyleyebilirim. Tribünlerde cirit atan seyyar satıcıların arasında hem yemek hem de aksesuar satanlar var, ama Arjantin’de hadisenin daha da ileri götürüldüğünü söylemem lazım, zira kolye, yüzük, bilezik gibi takılar satanı da gördüm. Bir diğer önemli farklılık da kadın taraftarların gözle görülür biçimde fazlalığı. Henüz 20’lerin başında genç kızlar gruplar halinde maça geliyorlar, hatta 14-15 yaşlarında bir kızın, babasının elinden tutup onu fanatik taraftarların arasına sürüklediğini dahi gördüm. Maç saati gelip çattığında ise stadyumda aşağı yukarı 25 bin kişi toplanmış durumda. Tabii tribünlerin en çok ilgi gösterdiği isim Diego Milito. Tezahüratların giderek yükseldiği anlarda takımının başında sahaya çıkıyor kaptan.

IMG_2491

Arsenal ligin sonunda. 4 yıl üst üste takımın başında olan ve 2012 Clausura’yı takıma kazandırarak kulüp tarihinin ilk şampiyonluğuna imza atan Gustavo Alfaro, 2014 Haziran ayında kovulmuş yerine 90’ların sonu ve 2000’lerde Arjantin futbolunda kendinden oldukça fazla söz ettiren Martin Palermo getirilmişti. Ancak onun da ömrü çok uzun sürmedi ve görevi ülke futbolunun Güvenç Kurtar ekolü temsilcilerinden Ricardo Caruso Lombardi devraldı. İki sene önceki performanstan eser yok ortada. Ancak Avellanda’da maça yıldırım gibi başlıyorlar. Önce sahneye Racing’in tandemi çıkıyor, defansın ortasına doğru atılan topta Nicolás Gabriel Sánchez’in ıska geçtiği top sonrası, Luciano Lollo da neye uğradığını şaşırıp Arsenal’in Kolombiyalı golcüsü Santiago Tréllez’i kaçırıyor, Trellez, kaleci Sebastián Saja’yı geçiyor, ancak açısının daralması sebebiyle topu boş kale yerine yan ağlara yuvarlıyor. Ardından, Racing’in ezeli rakibi Independiente’de 7 sezon top koşturmuş Hernán Fredes’in ortaladığı topa sağ kanat oyuncusu Fabián Miguel Muñoz kafayı vuruyor, fakat 36 yaşındaki Saja, kendisinden beklenmedik bir çeviklikle, ters ayakta yakalanamasına rağmen topu kornere çeliyor. Racing üzerinden çabuk atıyor tutukluğu, nitekim 18. dakikada Paraguaylı 10 numara Oscar Romero sol kanattan bir serbest vuruş kullanıyor. Topu ceza sahasına kaldırdığında Arsenal’in orta saha oyuncusu  Federico Lértora, gol bulmak için rakip kaleye giden Racing stoperi Lollo’yu çekerek durduruyor. Hakem Diego Ceballos penaltı noktasını gösteriyor. Hemen ardından da tribünlerde Milito sesleri yükseliyor. El Principe, topu ve kaleci Esteban Andrada’yı farklı köşelere gönderip takımını 1-0 öne geçiriyor. Milito dışında Romero ve bu sezon iyi bir form yakalayan, Milito’nun forvetteki partneri, 25 yaşındaki Gustavo Bou, Racing’in ilk planda dikkat çeken isimleri. Ancak devre sonuna kadar rakip kalede pek etkili olamıyorlar. Derken 47. dakika oynanırken Arsenal sağdan kornerle geliyor, paslaşarak kullanılan atış sonrası Fredes yine kesiyor ve Trellez harika yükselip bu sefer affetmiyor. 1-1. Takımlar soyunma odasına eşitlikle gidiyorlar.

IMG_2497

Koltukların olmadığı kale arkası tribününde herkes 15 dakika dinlenebilmek için çöküyor. Tribünlerde herhangi bir güvenlik sorunu yok o ana kadar, Arjantin’in bu konudaki ünü pek hoş değil, ancak Racing maçını en azılı tayfanın yanında izleyen birisi olarak bu insanlara kötü niyetle yaklaşmadıkça veya sağınıza solunuza görece daha sakin görünümlü insanları alarak (onları tanımasanız da) maçı izlediğinizde başınıza bir şey gelme ihtimalinin oldukça düşük olduğunu söyleyebilirim. Hatta şöyle diyeyim, Arjantin’de stadyum etrafı, stadyumun içinden daha tehlikeli.  Ben bunları düşünürken, bir anda burnumun dibinde bir avuç yer fıstığı bitiyor. Yanımda, 4-5 yaşlarında torunuyla maça gelmiş amcamız ilk yarı boyunca torbanın yarısına ancak gelince yardım istiyor benden. İkramı geri çevirmiyorum, tabii. Derken takımlar sahaya dönüyor ve son 45 dakika başlıyor. Henüz 5 dakika geçmemişken Racing hocası Diego Cocca, Uruguaylı Washington Camacho’yu kenara alıp sahaya Marcos Acuña’yı gönderiyor. İkinci devrenin ilk yarım saati hafif uyuklamayla geçiyor, hatta ben maçı bırakıp akşam ne yiyeceğimi düşünmeye başlıyorum, yer fıstığı deposu amca yerdeki kabukları sayıyor, yanımdaki genç çift 3-3 biten Liverpool-Milan maçını canlı izliyor moddalar (hep 0-0 biten Lecce-Cagliari maçını banttan izleyecek halleri yok, anlayın hafiften yakınlaşma var). Son 15 dakikaya girerken Cocca bir kozunu daha oynuyor ve 33 yaşındaki emektar golcü Mariano Pavone’yi gönderiyor. Pavone, zamanında 7 sezon forma giydiği Estudiantes’in ardından balayı için kendisine Sevilla’yı seçip ardından da “hazır şehre geldim bari bir de transfer yapayım” diye Real Betis’e imza atmış bir isim, tabii bunda o zamanlar Betis’in başında Hector Cuper’in olmasının rolü de büyük. 4 dakika geçiyor, Pavone oyuna neden girdiğini gösteriyor herkese. Racing’in sağdan kullandığı kornerde ceza sahası dışına açılan topu Luciano Aued ortalıyor, Pavone penaltı noktasından harika bir kafa vuruşu ile tribünleri ayağa kaldırıyor. Kale arkasında hemen bir tribün kayması yaşanıyor (Arjantinliler buna “avalancha” diyorlar), yanımdaki yer fıstığı deposu amca torununu kaptığı gibi ön sıralara akıyor, çekirdekten taraftar yetiştiriyorlar Arjantin’de (burada “yer fıstığından taraftar yetiştiriyorlar” diyerek bir başka kuruyemiş olan çekirdeğe gönderme yapacaktım sevgili okurlar, ama “sen kendini ne sanıyorsun yahu!” dediğinizi duyar gibiyim, neyse biz olaylarımıza geri dönelim. Anastasya Ivanovna karşısında Vladimir Aleksendryeviçi gör… Ne oluyor ya niye Dostoyevski’ye bağlandı burası, tabii sevgili okurlar falan diye okuyucuya seslenince…).

IMG_2523

Kalan 15 dakikada kayda değer bir gelişme yok. Racing 2-1 kazanıyor, taraftarlar mutlu, Milito sahadan en son çıkan futbolcu oluyor tribünleri selamlayarak. Maç sonunda El Cilindro’dan ayrılıyoruz, Arjantin’de maç günü her şeyiyle eski usullere göre dedik ya, maç çıkışı da öyle. Stadyumun yarısı Avellanada’dan, Buenos Aires’in merkezine dönmeye çalışınca, bütün otobüsler ağzına kadar dolu geliyorlar durağa. Tabii bir önceki durağa yürüyüp uyanıklık yapanlar yüzünden stadyum yakınındaki durakta durmadan geçiyor otobüsler. Ben de 20 dakikaya yakın bekledikten sonra taksinin birini durduruyorum. Herkesin otobüs beklediği durakta taksi durdurmak her babayiğidin harcı değildir onu da belirteyim dostlar. O “eeeh yeter be kıyıyorum paraya” eşiğine gelmek kolay olmaz. Karizmatik şekilde taksiye binmeniz lazım, binemezseniz mi ortamın maskarası hatta “şıngır mıngır sosyete maskarası” olursunuz. Ben de tam böyle oluyorum, üstelik bir bakışta anlaşılacak kadar turistim, kombo yapmışım anlayacağınız. Taksinin ön kapısını açıp içeri girmeye yelteniyorum, “selamün”ü arabanın dışında “aleyküm”ü arabanın içinde söyleyecek şekilde dağıtmışım, derken şöför, “karşı kıtanın taksisi bu kardeşim geç arkaya” diyor eliyle. Meğer racon böyleymiş, şoför önde, yolcu arkada.

Maçın bitiminden 1 saat 15 dakika sonra tekrar oteldeyim. Bacaklar iflas tabii, yaşlanmışız. Hafif bir istirahat sonrası tekrar sokaklara çıkıyoruz, zira cumartesi akşamı Buenos Aires’te hemen herkes bir partiye yetişme çabasında. Biz de San Telmo bölgesindeki Don Ernesto restoranında, 1 litrelik harika bira Patagonia’yı yudumlayıp Tortellini’ye veriyoruz kendimizi. Hem birayı hem de restoranı tereddütsüz öneriyorum, hatta birayı daha bir tereddütsüz öneriyorum. Bir vejeteryanın gideceği son yerlerden birisi Arjantin, zira etoburlar için bir cennet adeta. Böyle olunca restoranlarda makarna, patates, pizza ve kızartılmış sebzeler dışında pek fazla alternatifiniz olmuyor. Örneğin etli yemeklerin oldukça fazla yer tuttuğu Türkiye, Arjantin ile karşılaştırıldığında zerzevat yığını gibi kalıyor. Bu sebeple gidecek vejeteryanların alternatifleri çok iyi araştırması gerekiyor. Bu anlamda Tayvanlı dostlarımızın işlettiği Los Sabios’u tavsiye verebilirim. Almagro bölgesinde yer alan ve Medrano metro durağına 200 metre uzaklıktaki bu restoran hem bütçeye hitap ediyor hem de oldukça fazla alternatif sunuyor. Öğle yemeklerinde tabağınızı doldurup kilo üzerinden hesap ödemeniz mümkün. Bir akşam yemeğini de 15-20 liraya çıkarmanız mümkün ki bu Buenos Aires standartlarında oldukça komik bir rakam.

Bir sinefil gibi başlayıp, futbol dilencisi olarak devam edip gurme edasıyla bitirdik. Yarın sabah semt pazarının ardından La Bombonera var programda. La Boca Cumhuriyeti’nin sınırlarından gireceğiz.

Üçüncü Bölümde: El Apache ve La Boca

large1

Previous:

Diarios Argentinos #1: Buenos Aires

IMG_2580

Next:

Diarios Argentinos #3: La Bombonera

You may also like

Yorum Yap