Diarios Argentinos #3: La Bombonera

28 Ekim of 2015

La Bombonera demek, bir futbolsever için Kabe, Sistina Şapeli veya Ağlama Duvarı ile aynı şeyleri ifade ediyor olabilir. Arjantin gezisinin ilk pazarında biz de bir futbol hacısı, bir futbol keşişi olmak için bu masalsı mekanı ziyaret ediyoruz

Yazar: Fırat Topal

firattopal@hayatimfutbol.com | twitter.com/flyngdtchmn

Boca Juniors, Arjantin futbolunun gerçek anlamdaki lokomotifi. Tamam River Plate’in de ülke açısından önemi büyük, ancak Buenos Aires sokaklarında yürüdüğünüzde, lokantalarda ya da kafelerde oturduğunuzda, şehir rehberlerine baktığınızda Boca Juniors’un yerinin bambaşka olduğunu anlıyorsunuz. Bunun birkaç sebebi var. Birincisi turistik lokasyon farkı. Boca Juniors’un stadyumu  Buenos Aires’in en çok turist çeken bölgelerinden Caminito’da bulunuyor. Yazı dizisinin ilk bölümünde de bahsettiğimiz bu bölge, sarı, yeşil, kırmızı ve mavinin tonundaki renklere boyanmış evler, sokak dansçılarının tango gösterileri ve yerel tatları servis eden restoranlarıyla turistlerin akınına uğrayan bir bölge. Caminito ile Boca Juniors’un stadyumu arasında 5 dakikalık bir yürüme mesafesi var ve her ne kadar yine yukarıda bahsettiğimiz gibi muhit çok da güvenli olmasa da River Plate’in stadyumunun bulunduğu Belgrano bölgesiyle karşılaştırıldığında çok daha merkezi ve popüler. Bir diğer sebep Boca Juniors’un stadyumu Estadio Alberto J. Armando’nun özgün mimarisi ve hem futbolseverler açısından hem de turistler açısından tecrübe edilmeye değer bir eser olarak görülmesi. River Plate’in El Monumental’i de tam bir futbol mabedi. Hatta La Bombonera’ya göre 20 bin kişi daha fazla kapasitesi var. Ancak La Bombonera’nın sembol ettiği değerler çok daha farklı. Şöyle anlatalım, dünyanın en çok ziyaret edilen seyahat sitelerinden Trip Advisor’da, Arjantin’in görülmeye değer turistik mekanları sayılırken La Bombonera, El Monumental’in üzerindedir. Turistik gezi rehberleri üreten firmalar arasında en ünlüsü olan Lonely Planet’te Arjantin’de yapılması şart olan 25 aktivitede bir futbol maçına gitmek sayılırken kullanılan resimler Boca Juniors’ın stadyumundandır. Hediyelik eşya dükkanlarında satılan stadyum bibloları arasında 1 tane El Monumental varsa 5 tane La Bombonera vardır. Son olarak da Maradona faktöründen bahsetmek lazım. Arjantin ve dünya futbolunun efsane ismi, Tanrısı Diego Armando Maradona Bir Bocalı’ydı, Boca’da forma giydi ve kariyerindeki tek Arjantin şampiyonluğunu da Boca ile elde etti. Gazete bayiileri ve koleksiyoncuların dükkanlarında kendisinin Boca Juniors formalı binlerce fotoğrafı var.

IMG_2566

Yazının başından beri bahsettiğimiz ve Boca Juniors’la ilgili her muhabbette duyduğunuz, Estadio Alberto J. Armando’nun halk arasındaki adı La Bombonera’nın nereden geldiğini de yeri gelmişken anlatalım. 1938’de inşasına başlanan ve Mayıs 1940’ta tamamlanan stadyum, açıldığı günlerde “Coliseo de la Boca” adıyla biliniyordu. Aslında pek kolezyuma benzer hali yoktu, ama La Boca bölgesindeki evlerin ortasındaki ihtişamlı yükselişi üzerine ona bu lakabın takılmasını da beraberinde getirmişti. La Bombonera olarak anılması ise stadyumun mimari José L. Delpini’nin emri altında çalışan işçilerin, inşaatın bitirilmesi şerefine kendisine verdikleri hediyeden kaynaklanıyor. İşçilerden bir kutu çikolata alan (Arjantin’de “bombom” olarak biliniyor) Delpini, stadyumu da aynen bir çikolata kutusuna benzetince oluyor size La Bombonera. Bereket o verdikleri hediye Ülker Biscolata veya Eti Benimo falan değildi, artık Boca nasıl bir absürd ismin lanetini yıllarca sırtında taşırdı siz düşünün.

Racing maçının hemen ertesinde Boca Juniors – Godoy Cruz maçı için La Bombonera’da olacağız. Bize bileti ayarlayan aracı firma San Telmo civarında bir barda olmamızı söylüyor maçtan 3 saat önce. Uzun bir tavsiye listesi var attıkları e-mailde. Kırmızı-beyaz renklerde giyinmeyin, tek başınıza hareket etmeyin, stadyum etrafından uzaklaşmayın, değerli eşyalarınızı yanınıza almayın, hatta hiçbir eşyanızı yanınıa almayın, rakip takıma ait tezahüratlar yapmayın, sağınıza solunuza dikkat edin, diğer taraftarlara muhattap olmayın, rehberinizi takip edin, onun sözünden çıkmayın…Maili yazan yorulmasa kapıyı kimseye açmayın, yabancılarla konuşmayın, o yemeği bitirmeden sofradan kalkmayın falan yazacak da bıkmış muhtemelen… Bir de sizin bizim gibi Türkiye’de tribün ve deplasman kovalamış insanlar için bunlar biraz boş geliyor. Gerçi buluşma yerine geldiğimde bunun sebebini anlıyorum.  İçeri girdiğimde iki uzun masaya yayılmış 15-20 kişilik bir grup var. Çift halinde gelmiş ve La Bombonera’yı turistik bir gezi haline dönüştürmek isteyen bir grup, futbola hala “soccer” diyen Kuzey Amerikalı bir grup ve anne-baba ile 15-16 yaşlarında bir kız çocuğundan oluşan aile. Ailenin yanına oturduğumuzda ağızlarından çıkan ilk cümle ile hafif dumur oluyoruz: “Ay bunlar bize benziyorlar nereli acaba bunlar!”. İyi yere dükkan açıyoruz anlayacağınız, Türkiye’den onbinlerce kilometre uzakta Boca maçı öncesi San Telmo’da Türk ailesiyle demlenmek de varmış. Bizim hatunla Hollandaca konuşmaya başlıyoruz. Yanımızdakiler anlamadıkları bir dil olunca dedikodunun dibine vuruyorlar. Üstümüzü çıkarıyoruz, “ay bunları sıcak bastı” diyorlar, yemek söylüyoruz “ne söyledi bunlar, patatesli bir şey söylediler” çıkışı yapıyorlar, yemek geliyor “bak onlarınkini sarıp getirmişler” diye giriyorlar. Bize araya girip “bacım ne dedikodumuzu yaptın, insan biraz tedbirli olur, baksana şu surata, İsveçliye mi benziyoruz!” demeye fırsat bile olmuyor. Bir süre sonra ailenin sırtına hemen Boca Juniors formasını geçirmiş kızı bize “ken ay teyk dis spüüün?” deyince biz de tabii “al canım, bizim ihtiyacımız yok zaten” diyemiyoruz tabii. “Hiii yu aaaa” diye eline tutuşturuyoruz. Derken arka masada zorlu derbilerden söz açılıyor. Aksanından New York’un yerlisi olduğunu tahmin ettiğim zıpır tipli arkadaş “bir kaç yıl önce Independiente-Racing derbisine gelmiştim, dünyada böyle başka bir derbi yoktur” deyince ağzımdaki lokmayı daha bitirmeden koltuğu döndürüp “may frend hev yu evır hörd kontinentıl derbi, hev yu evır hörd İstanbul” diyorum. Amerikalı olduğundan mütevellit bildiği tek continentalın Lincoln Continental olduğundan şüphelendiğim arkadaş “ortama bilgisiyle dalıp desteksiz sallayanı bitiren adam” rolüne büründüğümü fark edip geri adım atıyor. Neyse ki masanın öbür yanındaki, sonradan İsveçli olduklarını anladığım çift “yu min Galatasaray and Fenerbahçe” diyor da masa değiştirmekten vazgeçiyorum. Yoksa There Will Be Blood’daki Daniel-Day Lewis gibi adamın elindeki içkiyi gösterip “I drink your milkshake” diyeceğim. Zaten ne varsa İsveçlide var. Bakınız Saga Noren Länskrim Malmö. Bu sırada yanımdaki ailenin o gün Bocalı olmuş kızı anne-babasına simultane çevirmeye giriyor. “Galatasaray-Fenerbahçe’den bahsediyolar baba”.

IMG_2535

Derken bizi maça götürecek olan Santiago ve futbol maçlarına gitmediği zamanlarda bilgisayar başında 18 saat Diablo oynayarak ve pizza yiyerek yaşamını sürdürdüğü imajını veren arkadaşı (adını hatırlayamadığım için ondan bu yazıda “Diablo” olarak bahsedeceğim) geliyorlar. Çalıştıkları acentenin mantığı çok basit, Boca tribününde kombinesi olan insanların kombinelerini, ödedikleri maç başına ücretin biraz üstüne satın alıp yüksek fiyatlara turistlere satıyorlar. Hatta benim elime tutuşturulan kombinenin üzerinde Tomas Gogorza yazıyor. Kısacası iki saatliğine Tomas Gogorza olmam lazım. Hadi ben Tomas Gogorza olurum da gruptaki bazı kadınlara Ernesto falan denk geliyor, onlar ne yapsın. Neyse ki maç girişleri sırasında polislerin kombinenin üzerindeki isme ve kimliğinize bakma gibi bir durumu yok. Santiago bizi iki grup halinde içeri sokmayı teklif edip benim ve eşimin de bulunduğu gruba sokağın başında beklememizi söylüyor. Ama tabii her grubun içinde var olan, numunelik “söz dinlemeyen adam” bizde de var. Amerikalı bir başka çıkıntı başlıyor gruptan ayrılıp sağda soldaki seyyar satıcıya salça olmaya. O salça olurken ben de bizimkine atılan bakışları kontrol etmek için etrafı kolluyorum, adam Narcos dizisinde figüran olacak haberi yok zira. Diablo’nun zaten umurunda bile değil, o sosis tezgahını kesiyor. Neyse ki ortam ısınmadan Santiago dönüyor. Stadyuma doğru yürümeye başlıyoruz, bu yürüyüş sırasında ben de size niye baştan beri La Boca muhiti, La Bombonera ve etrafı hakkında konuşurken potansiyel tehlikelerden bahsediyorum onu anlatayım. Stadyum önünde tekrar buluşuruz.

IMG_2557

23 Temmuz  2013’te, Boca Juniors’un San Lorenzo ile El Nuevo Gasómetro’da oynayacağı maç öncesinde, serinin ilk bölümünde bahsettiğimiz La Doce (12 Numara) isimli tribün oluşumunun içinde birbirine karşı olan iki grup birbirine girdi. Aslında birbirine girdi ifadesi hafif kalır, çünkü bir taraf, sahip olduğu ateşli silahlarla diğer gruba 150 el ateş etmişti. Olay sonunda Boca ultralarından 2 kişi hayatını kaybetti. Olayların sebebi basitti. La Doce’nin liderliği için yapılan iktidar kavgası. Mafya filmlerini aratmayan bu sokak hesaplaşması ne ilk ne de sondu La Doce için. İşin içinde basit bir taht mücadelesi de yok, ortada büyük bir rant var. La Doce o kadar güçlü bir figür ki sadece yukarıda bahsettiğimiz maç turları düzenlemiyor, Bocalı futbolcuların bazılarının davet edildiği özel geceler tertipleyip bu organizasyonlara katılım için bilet satıyor, akademiye para yardımı yapıyor veya maç boyunca salladıkları bayraklara reklam alıyor. Üstelik bu iş öyle endüstriyelleşmiş ki ( bu olayların endüstriyel futbolun karşısında durduğu sıkça dile getirilen Arjantin tribünlerinde gerçekleşmesi oldukça ironik), taraftar grupları arasında transfer bile oluyor. La Doce’nin tanınan elemanlarından Deli Luis, Estudiantes tribünlerine takılan bir adamken, kendini La Bombonera’da bulmuştu. Tribün liderleri yerlerini aldıklarında, Bocalı ufaklıklar gidip onlardan imza alma yarışına giriyorlar. Hatta devlet başkanı Kirchner de onlar için “maçı bile izlememeyi göze alarak tribünleri renklendiren bu insanlara saygı duyuyorum” demişti. 55. Yılını dolduran bir grup La Doce ve Maradona, Boca’daki ilk günlerinde, antrenman sahasını basıp bazı tecrübeli oyuncuları dizlerinden vurmakla tehdit eden üyeleri hatırlıyor. Sokak çatışmalarında ve suikastlarda sadece liderlerin kendisi değil aileleri de tehlikede. 2009 yılında, bu iktidar kavgası sırasında liderlik için mücadele eden isimlerden birisi olan Mauro Martin’in annesi rehin alınmıştı. Oğlunun kenara çekilmemesi durumunda, üzerine benzin dökülerek yakılacağı tehditi savurulmuştu. Mauro Martin bugün hapiste…Hayır, tahmin ettiğiniz gibi bir tribün hesaplaşması sebebiyle değil. Komşusu Ernesto Cirino’nun köpeği kendi bahçesine kakasını yapınca çok sinirlendi, soluğu komşusunun yanında aldı, ona bir yumruk salladı, komşusu kafasını kaldırım taşına çarptı, iki gün komada kaldı ve öldü, Martin cinayet suçlamasıyla tutuklandı.

IMG_2542

Stadyum önündeyiz. Güvenlik kontrolünden geçip stadyum merdivenlerini çıkarken Santiago’ya Boca’nın bir sonraki Avrupa yolcusunun kim olduğunu soruyorum. Jonathan Calleri cevabını alıyorum. Maç boyunca 27 numaraya konsantre olacağız anlayacağınız. La Bombonera tribünlerine girdiğimizde ilk gözümüze çarpan tribünlerin aşırı derecede dik oluşu. Localar ve anlatım kulübeleriyle dolu, Boca’nın duvar gibi yükselen tribününün ününü biliyoruz, ama onu çevreleyen diğer tribünler de rakip takımın üzerine kabus gibi çökmek için tasarlanmış sanki. Bizim yerimiz de locaların sağ çaprazında, korner bayrağının arkasında yer alan tribünlerin en üst katında. Takımlar ısınmak için sahaya çıktığında tribünlerden bir uğultu yükseliyor. Torino’daki misyonunu tamamlayıp, Buenos Aires’e dönen Carlos Tevez’e Boca tribünleri tapıyor adeta. 13 yaşında altyapısına girdiği kulübe, vatandaşları gibi 30’larının ortasında dönmedi Tevez. 31 yaşında, daha Avrupa futboluna verebilecek çok şeyi varken evine dönmeyi seçti. Evet Martin Palermo, Joan Roman Riquelme gibi isimler de 30’larının başında Boca’ya dönmüşlerdi, fakat Palermo La Liga’da dikiş tutturamamıştı, Riquelme de Villarreal’deki hocası Pellegrini ile sorun yaşamıştı. Tevez istese Juventus’tan en az 2 yılını daha güvenceye alacak bir kontrat alabilirdi, ama o ülkesine dönmeyi tercih etti. Sırf bu yüzden dahi, Boca taraftarları onun üzerine titriyorlar. Zaten yıldızların birer birer azaldığı Güney Amerika liglerinde var olanlara da sahip çıkmak lazım olduğunu biliyorlar. Tevez bu ilgiyi karşılıksız bırakmıyor elbet. Teknik direktör Rodolfo Arruabarrena’nın oyun planının merkezinde bulunuyor ve ne zaman topu ayağına alsa başında 3 rakip oyuncu bulunuyor. Bu seferki oyuncu topluluğunu Godoy Cruz’dan. Doğal güzellikleriyle ünlü, Arjantin’in doğusunda, Şili’yle sınır komşusu olan Mendoza eyaletinin takımı olan Godoy Cruz ligin alt sıralarından kurtulmaya çalışıyor ve bunun yolunun da Tevez’i durdurmaktan geçtiğini biliyor. Maç başladığında tribünlerde boş yer neredeyse yok ve 50 bin kişinin önünde hakem Saúl Laverni perdeyi açıyor.

IMG_2602

Maçın henüz 2. dakikasında Carlos Tevez’in frikiğini Rodrigo Rey kapattığı köşeden kurtarıyor. 13. dakikada Godoy Cruz’dan Esteban Burgos bomboş Boca kalesine topu kafayla gönderemiyor. 20. dakikada Gaston Gimenez, Boca ceza sahasının hemen içinde bomboş topla buluşuyor ve uzak köşeye vuruşunu yapıyor, top Boca kalecisi Guillermo Sara’yı geçiyor fakat 36 yaşındaki defans oyuncusu Guillermo Diaz yetişip topu kafayla kornere gönderiyor.  Derken Carlos Tevez’in tekrar sahneye çıkma vakti. İlk yarım saaatte cepheden kaleyi yokluyor, Rey topu çeliyor. 37. dakikada ise sol kanattan kullanılacak serbest vuruş için topun başına geliyor. Penaltı noktasına harika kesiyor topu ve Marcelo Meli, topu kafayla Godoy kalesinin doksanına asıyor. Devreyi 1-0 önde kapatıyor Boca.

Hazır devre olmuşken ilk yarı sırasında fark ettiğimiz totemci amcadan bahsedelim. 60 yaşın üstündeki bu amcamız, rakip ne zaman topla Boca yarı sahasına geçse, bizde insanların birbirine küs olduğunu anlatmak için kullandığı, orta parmağın işaret parmağı üzerine konulduğu hareketi yapıp elini sahaya sallıyor. Bu arada kulağında tek kulaklıkla bir radyo istasyonu dinliyor, ama dinlediği oynanan diğer maçlar değil, müzik çalan bir radyo istasyonu. Yani ortada totem üstü totem var.  Hatta bazen Godoy Cruz, Boca kalesine yüklenirken kulaklık kulağından düşerse paniğe kapılıyor, elinde olsa adam kulaklığı kulağına zımbalayacak. Derbi maçlarında gruptan birisi tuvalete gittiğinde tutulan takım gol atarsa, tuvalete giden talihsizi maç boyu tuvalette tutmayı duymuştum da bu da yeni bir tecrübe oldu bizim için. Devre arasında bir tuvalete gideyim diye tribünün arka tarafına geçiyorum. Santiago sigara içiyor, Diablo…..ne olacak tıkınıyor.

İkinci yarı ilk yarıya oranla daha durgun. Hatta maçın 60 dakikası geçildiğinde Santiago’nun merdivenlerde bana söylediği şeyi hatırlıyorum. Calleri isimli bir yeni yıldız adayından bahsetmişti, ancak adam sahada yok. Yani aslında cismi var da aksiyonu yok. Belki de biz kötü akşamına denk geldik, çünkü 10 golle bu sezon takımının en çok gol atan ismi. Biz sahada Calleri’yi ararken Cristian Erbes çıkıyor sahneye. Ceza sahasına soldan yıldırım gibi girdiğinde yere indiriliyor. Tereddütsüz penaltı. Carlos Tevez ilk yarıdaki asistinin yanına 1 de gol ekliyor. İkinci yarının kayda değer tek olayı bu. Zira son düdük çaldığında iyice bastırmış olan soğuktan kurtulmak için araçlara yöneliyoruz ve kısa bir süre sonra tekrar şehir merkezindeyiz.

6 ay öncesinden başlayan Arjantin’de maç izleme hayalleri 36 saate sığmış 2 futbol maçıyla gerçeğe dönüşmüşken çok eleştirel yaklaşmamak lazım, ancak şunu söyleyelim: Bu yazı serisinin içinde birkaç kez tekrarladığımız gibi, Arjantin’in o eski tribün alışkanlıklarını halen devam ettirmesi, futbolun günlük hayattaki yeri ve maç günü davranışları, 70’lerin sonu 80’lerin başında doğmuş nesil için harika bir nostalji.  Doğu Avrupa’da Polonya’nın giderek profesyonelliştiği koreografilere ya da Almanların bir şölene dönüştürdüğü maç günlerine şahit olamıyorsunuz belki ama zaten onlar için de Arjantin’e gelmenize gerek yok. Burası tribün kültürünün 20 yıl geriden takip edildiği bir yer. Hoş önümüzdeki 20 yılda da çok büyük değişiklikler beklememek lazım. Gündüz maçlarının halen sıklıkla oynandığı, maçtan 2 saat önce stadyumun süslenmeye başladığı, sahaya konfeti yağdırıldığı, stadyum önünde maç öncesi ve sonrası hamburger ve ekmek arası tezgahlarının açıldığı, stadyum yolunda korsan bayrak, atkı ve forma satanların kol gezdiği bir ülke burası. Zamanı durdurmuş ve tekrar ne zaman çalıştırır bilemiyoruz.

Maçın ertesi günü Buenos Aires’e trenle 45 dakika uzaklıktaki Tigre Deltası’na gidiyoruz. İnsanların adacıkların üzerindeki yeşil alanlarda, büyük bahçelerin ortasına kurulmuş tek katlı evlerde yaşadığı, hemen her evin nehire uzanan bir iskelesinin olduğu, otobüsün yerini nehir üzerinde işeyen motorların aldığı, çocukların deltanın ortasındaki okula bu motorlarla gidip geldiği ve hemen her ailenin sahip olduğu evin köpeğinin iskelede okul çocuklarını beklediği, medeniyetten uzak, insanoğlunun doğayla birleştiği bir yer burası. Araba yok, yol yok, gürültü yok. Sadece 45 dakika uzaklıkta insanların hayatı yakalamaya çalışırken kendilerini unuttukları bir metropolde yaşadığına inanmak zor geliyor.  Bize Tigre de yetmiyor, ertesi gün dünyanın yeni 7 harikasından birisini görmek için Brezilya sınırına uçuyoruz. Iguazu’ya…

Dördüncü ve son bölümde: Iguazu, Pepe başkan ve Montevideo

kapak

Previous:

Diarios Argentinos 2: La Academia

IMG_2770

Next:

Diarios Argentinos #4: Iguazu, Montevideo ve Pepe Başkan

You may also like

Yorum Yap