Diarios Argentinos #4: Iguazu, Montevideo ve Pepe Başkan

08 Kasım of 2015

Cennet….Aynı zamanda cehennem…Dünyanın başlangıcı….Aynı zamanda sonu. Hayranlık, tapınma, ürkütücü güzelliğe karşı duyulan saygı. Iguazu bir insanı tutup sarıyor, çevreliyor, silkeliyor. Bıraktığında sizde bir şeyleri değiştiriyor. Arjantin günlüklerinin son bölümünde kuzeye gidiyoruz. Arjantin-Brezilya sınırına. Ardından Jose Mujica’nın ülkesine. Uruguay’a.

El Autor: Fırat Topal

firattopal@hayatimfutbol.com | twitter.com/flyngdtchmn

1540 yılında, İspanyol denizci Álvar Núñez Cabeza de Vaca, İspanya Kralı tarafından Arjantin, Paraguay ve Uruguay’ı içinde bulunduran Río de la Plata kolonisinin valisi ilan edildi. Kendisine verilen görev And Dağları’nın diğer tarafında, Peru’da yer alan koloni arasında bir bağlantı yolu keşfetmekti. Brezilya’nın güneyindeki Santa Catarina Adası’nda kuvvetlerini topladıktan sonra kıtanın içlerine doğru yola çıkan Cabeza de Vaca, Paraguay’a doğru ilerledi. Yerlilerin kullandığı patikaları ve ormanın içindeki yolları takip eden denizci 1541’de karşılaştığı manzara ile büyülenmişti. 2 kilometre boyunca 80 metre yükseklikten, Iguazu Nehri’ni döven şelale onun yolculuğu boyunca gördüğü en nefes kesici şeydi. Böylece Iguazu Şelaleleri’ni gören ilk Avrupalı olmuştu. Guarani yerlilerinin mesken tuttuğu ormanlarda dilden dile dolaşan, nesilden nesile aktarılan bir efsaneye dayanıyordu şelale. Buna göre yerliler, her yıl, ormanda yaşayan tanrı Boi’ye bir kadın kurban etmek zorundaydı.  Bu o kadar büyük bir törendi ki çocuk, genç, yaşlı, kadın, erkek, sağlıklı, hasta, sakat kim varsa, kısaca bütün kabilelerin üyelerinin Boi’nin ödülüne kavuşma halinde orada bulunması gerekiyordu. Kabile şefi Taroba o yıl da arkasına üyelerini alarak tören yerine gelmişti. Ancak kurban olarak seçilen Naipi’yi gördüğü anda genç kadının güzelliğiyle büyülenmiş ve atalarından kalan tüm geleneklere sırtını dönmeye hazır bir hale gelmişti.  Duyduğu aşk, tanrılara olan itaat ve bağlılığı bastırmış, Naipi’yi kurtarmayı kafasına koymuştu. Taroba, törenden bir gece önce, herkes uykudayken Naipi’yi bağlı tutan ipleri çözdü ve onu tuttuğu gibi Iguazu Nehri’ne götürdü. İkili kendilerini taşıyacak kanoya atlayarak nehre doğru açıldılar. Ama aşıkların kaderi bir çok efsanede olduğu gibi iyi sonlanmayacaktı. Boi olayı öğrendiğinde öfkeden deliye dönmüş ve onları durdurmak için bütün tanrısal güçlerini kullanmaya karar vermişti. Yumruğunu kaldırdığı gibi nehrin ortasına indirdiğinde Guarani yerlilerini korkudan titreten bir olay gerçekleşti. Nehir tam ortadan ikiye ayrılmış ve tam ortasında metrelere yükseklikte bir delik oluşmuştu. Bu delikten aşağıya akan sular, bugün görenleri dehşet verici güzellik karşısında hayrete ve hayranlığa düşüren Iguazu Şelaleri’ni meydana getirdiler. Ama Boi’nin kızgınlığı geçmemişti, Taroba ve Naipi’yi ormana dönüştürdü. Bu orman bugün şelalelerin etrafını sarıyor. Bugün ne zaman güneşli havalarda şelalelerin üstü gökkuşağı ile kaplansa, bu gökkuşağını iki sevgilinin oluşturduğuna inanılır. Ancak Boi de hala etraftadır. Yumruğunu vurduğu anda oluşturduğu, suların büyük bir debi ile aktığı şelalenin dibinde onları izlemektedir. Şelalenin döküldüğü bu büyük yarığa bugün “Garganta del Diablo” adı veriliyor, yani “Şeytan Boğazı”.

IMG_2729

Buenos Aires’te futbolla dolu geçen hafta sonundan sonra 25 Ağustos Salı günü sabahı erkenden Arjantin’in şehir merkezine daha yakın olan havalimanı Aeroparque Jorge Newbery’de alıyoruz soluğu. Aerolineas Argentinos, yani Arjantin Havayolları’nın uçağı ile kıtanın ortasına Iguazu’ya uçacağız. Uçağımız Brezilya yapımı Embraer. Son yıllarda Embraer marka uçakların sayısı giderek arttı ve Brezilya ekonomisine önemli bir katkı yapar hale geldiler. Iguazu öncesinde kendimizi servis edilen Quilmes birasıyla rahatlatıyoruz. Saat 12 civarında uçak Amazon’un hemen güneyinde yer alan Iguazu Havaalanı’na iniş yapıyor. İniş sırasında 15 dakika boyunca ağaçtan başka hiçbir şey görmüyoruz, ta ki pilotumuz ormanın ortasındaki o küçük havalimanı için iniş takımlarını açana dek. Iguazu Şelaleleri, Brezilya-Arjantin sınırının bir parçası. Yani şelalelerin bir kısmı Arjantin bir kısmı da Brezilya tarafında. Böyle olunca her iki tarafta da turizmi besleyen iki şehir kurulmuş. Arjantin tarafında Puerto Iguazu, Brezilya tarafında Foz de Iguaçu.   Bizim kalacağımız otel Arjantin tarafında, şehir merkezi ile şelaleler arasındaki ormanın içerisinde. Otele vardığımız anda İspanyol ve Arjantinli turistlerin çoğunlukta olduğunu görüyoruz. Sonuçta Arjantin dünyanın en büyük sekizinci ülkesi, Türkiye’den 3 kat daha büyük, dolayısıyla yerel turistlerin sayısının fazla olması normal. Otelde kaybedeceğimiz pek vakit yok, dolayısıyla bavulları attığımız gibi Iguazu’nun yolunu tutuyoruz.

IMG_2745

Iguazu Doğa Parkı’nın Arjantin tarafı parkın yüzde 80’ini kapsıyor. Bütün alanı, yürüyüş yollarıyla beraber gezmek isterseniz 1 günün yetmeyeceğini şimdiden söyleyeyim. Sizi ziyaretçi girişinden içeriye adım attığınızda ilk karşılayanlar koati adı verilen hayvanlar. Karıncayiyenin biraz daha küçüğü olan, rakuna benzeyen bu hayvanlar için parkın her yerine uyarılar asılmış (zaten rakungiller familyasından geliyorlar), zira eğer turistlerin elinde yemek görürlerse anında çete halinde üzerinize yürüyorlar. Hele bir de masada oturuyorsanız işiniz var. Yanınızda boş sandalye varsa üzerine çıkıp ön ayaklarını masaya koyarak “e panpa bugün ne var yemekte?” moduna girebiliyorlar, sandalye boş değilse direk masa üzerindeler. Pençeleri keskin olduğu için kafaları atarsa sizi çizme ihtimalleri de yüksek. Yani şelale göreceğim diye gelip kendinizi yüzünüze dikiş atılırken bulmamak için düşmanca davranmamanız ve elinizde yenecek ne varsa çantanıza sokmanız gerekiyor, hoş onu da sürekli bel hizasında tutmanız lazım, zira yere falan koyarsanız bu arkadaşlar onu açmayı da biliyor.

IMG_2727

Girişteki bu tanışmanın ardından sizi Iguazu Nehri’nin üzerine kurulmuş olan yürüyüş yollarının başlangıcına götürecek açık hava trenine atlıyorsunuz. 15-20 dakikalık bu yolculuğun ardından 10 dakika sürecek, nehrin üzerindeki köprülerin üzerinde uçuşan kelebekler ve ağaçlarda tünemiş tukanların arasından geçerek devam edeceğiniz bir yolculuk daha başlıyor ve sonunda Garganto del Diablo. Gördüğünüz anda neden kendisine bu ismin verildiğini anlıyorsunuz zaten, zira sizi 80 metre yüksekliğindeki boşluğun olabilecek en yakın noktasına getiren tahta platformun ucuna gelip aşağıya baktığınızda suların dövdüğü kayalardan çıkan korkutucu bir beyaz buluttan başka hiçbir şey görmüyorsunuz. Kulaklarınızı zorlayan bir su gürültüsü ve boşluktaki o beyaz dumandan zaman zaman seçilen nehrin akıntısı. Aslında böyle bir doğa harikasını kelimelere sığdırmak çok zor, Iguazu hakkındaki videoları izlemenizi tavsiye edebiliyorum ancak. Ertesi gün de görece daha az bir alanı kaplayan ancak daha panoramik görüntüler sunan Brezilya tarafını gezmeniz tavsiyemiz. Arjantin tarafındaki bilet görevlileri Brezilya tarafında görecek bir şey olmadığını söylüyor ama siz onlara kulak asmayın. Her ikisine de 1’er gün ayırmak en doğrusu. Hatta vaktiniz varsa yavaş yavaş salına salına gezeceğiniz bir 3. günü de tavsiye verebilirim. Ancak orman içerisindeki patikalarda yürüyüş yapacak olanlara uyarım, bu orman giderek sayıları azalan jaguarlara da ev sahipliği yapıyor. Hatta içlerinden birinin birkaç yıl önce park görevlilerinden birisini çocuğuna saldırıp ölümüne sebep olduğu şeklinde tatsız bir hikaye de var, dolayısıyla dikkatli olmakta fayda var. Kalacak yer için de Puerto Iguazu yani kasabanın merkezi değil de Iguazu Parkı’na yakın doğanın içindeki oteller daha tercih edilebilir. Hem harika bir flora ve faunanın içinde ormanın sesleri içerisinde rahatlayabiliyorsunuz hem de otellerin tahsis ettiği servis hizmeti ile istediğiniz zaman kasabaya inme şansınız oluyor. Kısacası Brezilya ve Arjantin, hangi tarafa giderseniz gidin, Güney Amerika kıtasına ayak basmış herkesin Iguazu’yu görmesi şart. Hatta buyurun, 3 gün Paris’te kalıp, Paris’i 33 yıldır Paris’te yaşamış Jean Pierre’den, Celine’den daha iyi bildiğini sanan Burçlar, Başaklar, Mertcanlar, Cerenler için geliyor, “Iguazu’yu görmeden kendinizi Güney Amerika’ya gittim saymayın!!!”….Oh be rahatladım….

27 Ağustos’ta Buenos Aires’e döndükten sadece 12 saat sonra yine yolculuktayız. Bu sefer Seacat Colonia firmasına ait bir gemiyle Uruguay’a doğru yol alıyoruz. Uruguay’ın Türkiye’deki popülaritesi malum. İnternet, Uruguay vatandaşlığına geçmek isteyen, Uruguay’a yerleşmeyi hayal eden insanlarla ve Uruguay’ı öven yazılarla dolu. Bu olumlu imajın sebeplerinden birisi de artık bir sembol haline gelmiş olan eski devlet başkanı José “Pepe” Mujica. Kendisi “dünyanın en yoksul başkanı” olarak lanse ediliyor dünya basınında ama hemen her röportajında bunun doğru bir ifade olmadığını belirtiyor. Ona göre çok fazla şeye ihtiyacı olan, sahip olduklarıyla hiçbir zaman yetinmeyen ve daha fazlasını isteyen insanlara fakir denebilir. Kendisini tutumlu ve sade olarak tanımlıyor Mujica. Hayatının önemli bir kısmını hükümete karşı gerilla savaşı vererek geçiren, vücudunda o yıllardan kalma 7 kurşun yarası olan, aynen kendisi gibi gerilla hareketlerini desteklemiş ve bu hareketlere bizzat katılmış, Polonya asıllı  Lucía Topolansky ile evli olarak başkent Montevideo’nun dışında bir çiftlikte, 3 bacaklı köpekleri Manuela ile birlikte yaşayan Mujica, tüm dünyanın hem hayretle hem de hayranlıkla baktığı bir isim. Günlerini traktör kullanarak ve tarla sürerek geçiriyor. Makam arabası ise 1973 model bir “vosvos”. “Başkan olduğum için hayatımı değiştirmeyeceğim, başkanlık için bana verilen paraya bir çok kişinin ihtiyacı var, eşim de senatör ve aldığı para ikimize de yetiyor, hatta bir kısmını bankaya bile yatırabiliyoruz, geri kalanını ise ev projelerine, yalnız başına yaşayan çocuklu kadınlara ve çeşitli derneklere veriyoruz, bu benim için bir feragat değil, bir görev. Eğer herkes hayatını ortalama bir Birleşik Amerikalı gibi yaşayıp onun yaptığı tüketimi yapsaydı, 3 dünyaya ihtiyacımız olurdu, insanlar eğer bugünkü gibi yaşamaya ve daha fazlasına sahip olmak istemeye devam ederse, hiçbir zaman bazıları rahat yaşayamayacaklar” onun ağzından dökülen bazı cümleler. Bir ateist ama Katolik kilisesine, Güney Amerika üzerindeki birleştirici etkisi sebebiyle büyük saygı duyuyor ve ortak noktalarının hümanizm olduğunu ileri sürüyor. Pepe, bugünlerde de Türkiye’de, 10 günlük bir ziyaret programı çerçevesinde ülkeyi şereflendiriyor.

IMG_2841

Uruguay’a ayak bastığınız ilk anda halkın 5 yıl boyunca başkanlığı yürüten bu alçakgönüllü adamdan büyük dersler aldığını görüyorsunuz. Buenos Aires’ten kalkan geminin bizi bıraktığı yer Güney Amerika’nın saklı incilerinden Colonia del Sacramento. UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde olan 27 bin nüfuslu bu küçük kasaba 17. yüzyılda Portekizlilerin inşa ettiği taş evlerin bulunduğu sokaklarında yürürken hayran kalacağınız bir açık hava müzesi adeta. Özellikle sabah saatlerinde kasabaya gelip o tenha sokaklarında turlarsanız içinizi tarif edilemez bir huzur kaplıyor. Taş evlerin içerisine kurulmuş restoran ve kafelerin arka bahçelerinde kahvaltınızı edebilir, Uruguay’ın geleneksel içeceği “Mate”yi tadabilirsiniz. Şimdi bu konuda bir açıklık getirmemiz lazım. Bu içeceği ulusal olarak ilan eden ülke Arjantin, ancak hakkını veren ülkenin Uruguay olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Zaten tango ve mate konusunda Uruguay ve Arjantin arasında hafif bir çekişme var. Ben bu çekişmede Arjantinlilerde hafif bir kıskançlık seziyorum. Uruguay’ı, kendileri Güney Amerika’nın tek Avrupai, beyaz nüfusa sahip ülke olma unvanına sahip olacakken bir çuval inciri berbat eden ufacık bir ülke olarak görüyorlar. Bir de bunun üzerine daha 10 sene önce kendileri iflas ederken Uruguay’ın ayakta kalması ve yaşam standartının halen Arjantin’den yüksek olması eklenince tepeleri daha da atıyor. Buenos Aires’ten Uruguay’a geçtiğinizde insanlardaki o daimi acelecilik ve bir yere yetişme çabasının yerini salına salına yürümeye ve rahatlığa bıraktığını görüyorsunuz. Dedik ya serinin önceki yazılarında, “tranquilo” yani sessiz, sakin.

Gelelim matenin nasıl hazırlandığına ve nasıl içildiğine. Yerba Mate bitkisinin yapraklarından yapılan bu içecek için güçlü aramalı yeşil çay diyebilirim. Herhangi bir alkol içermiyor. Bu içecek için özel olarak tasarlanmış ve binlerce çeşitini bulabileceğiniz mate bardaklarında, aynı zamanda karıştırmaya yarayan, ama uç kısmıyla bir nevi pipet işlevi gören, “bombilla” isimli kaşıklarla içiliyor. Çaydan farkı şu, mate yapraklarının kurutulmasıyla elde edilen toz bitkiyi mate bardağına ağzına kadar dolduruyorsunuz. Ardından sıcak suyu içine bir kere de doldurmuyorsunuz, 3-4 yudumluk doldurduktan sonra kaşık yardımıyla içinize çekip tekrar sıcak suyu dolduruyorsunuz ve bu işlemi defalarca tekrarlayarak matenin keyfine varıyorsunuz. Evde olduğumuz zaman sıcak su için çaydanlık veya termosu yanımızda bulundurmak kolay, peki sokakta ne yapacağız? İşte Uruguay’ı Uruguay yapan ve ülkeye ayak bastığınız anda fark ettiğiniz acaipliklerden veya güzelliklerden birisi burada karşınıza çıkıyor. Termosu yanınızda taşıyorsunuz. Evet, Uruguay’da sokakta yürüyen her 10 kişiden 9’unun iki eli de doldu. Birisinde mate bardağı diğerinde de termos var. Eğer bir şey taşımaları gerekiyorsa termosu koltuklarının altına sıkıştırıp öyle yapıyorlar. İşe onunla gidiyor, durakta onunla otobüs bekliyor, parklarda onunla oturuyor, sahilde onunla turluyorlar.Hatta koltuğunun altında termos ve bir elinde mate bardağı varken araba kullanan taksi şöförleri bile görebilirsiniz. Geleneğe göre eğer grup halinde içilecekse grubun bir üyesi mateyi ve termosu getiriyor ve içecek elden ele dolaşıyor. Bizim için neredeyse tüm gün iki elimizin de dolu olarak etrafta dolaşmamız saçma veya külfet olarak gelebilir ama Uruguay’da bu bir geleneğin bir hayat tarzının sürdürülmesi adeta.

IMG_2868

Colonia’dan sonraki durağımız başkent Montevideo. Burada hayatın biraz daha hızlı olacağını düşünüyoruz, ama tranquilo’ya devam. Bizi ilk dumurlardan dumurlara koşturan belediye otobüsünde bilet kesen uzun saçlı biletçi oluyor. Otobüse bindiğimizde içeride bir müzik var, “ne oluyor lan!!!” diye irkiliyorum, zira çalan müzik Metallica’dan “Enter Sandman”. Birkaç saniye sonra müziğin biletçinin gömleğinin sol cebinden geldiğini görüyorum. Yıllar boyu biletçi deyince aklıma halk otobüsünde sıkışıklık olduğunda ayağa kalkıp “lütfen arkalara ilerleyelim, beyaz tişörtlü arkadaşım, lütfen bak sana diyorum” diye direktif yağdıran ve kafayı hemen yukarıdaki ince uzun otobüs camından çıkarıp “eveeeet Birlik Mahallesi, Göztepe köprüsü” diye bağıran, bilet kesmediği zamanlarda telefonundan yılan oynayan bir tip aklıma geldiğinden, yanındaki 70 yaşındaki ninelere Memory Remains dinleten biletçi bana çok absürd geliyor. Adam neredeyse Memory Remains’deki “darararaaa rararaaa” bölümünü kadıncağıza söyletecek.

Montevideo’dan bahsederken, 5 kıtada sayısız otelde kalmış birisi olarak Smart Hotel Montevideo’dan bahsetmeden geçemeyeceğim. Çalışanlarının yardımsever, odaların geniş, rahat, konforlu olduğu, odada çay ve kahve ikramı yapılan, Plaza Independencia’ya 5 dakika yürüyüş mesafesinde olan ve harika bir kahvaltı hizmeti sunan bu oldukça hesaplı oteli yolunuz Montevideo’ya düşerse tereddüt etmeden rezerve edin diyorum. Evet Vedat Milör modunu kapatalım.

IMG_2879

Montevideo’da doğa harikaları, göz alıcı tarihi eserler aramayın. Şehrin tarihi kısmının yer aldığı Ciudad Vieja’da, Uruguay Ulusal Tarih Müzesi ve Teatro Solis gibi gezilip görülecek yerler var, ama bana göre 1 numaralı turistik aktivite Mercado del Puerto olmalı. Haydarpaşa Garı’nın içerisine kurulmuş Çiçek Pasajı’nı düşünün. İşte mimarı açıdan Mercado del Puerto böyle bir yer. İki temel farkı var, geç saatlere kadar açık değil, hafta içi akşam 7’de, hafta sonu da öğlen 4’te kapanıyor, diğer farkı da Güney Amerika’nın et kültürünün bir uzantısı olarak ızgara et tezgahlarından ibaret olması. Biftek ve benzer et ürünleri düşkünleri için cennetten de öte. 1 litrelik Patricia birasını açıp yanına da bir antrikot söyleyip ortamın keyfini çıkarabilirsiniz, alın hiçbir vejetaryen de size böyle tavsiye vermez. E Uruguay’a gelip pazı dolması yiyecek haliniz yok.  Markete doğru giderken yol üstündeki seyyar satıcıların tezgahlarına uğramayı da ihmal etmeyin, özellikle arşivciler için Güney Amerika’da düzenlenmiş dünya kupaları ile ilgili harika materyaller var. Ardından Punta Carretas bölgesinde deniz kıyısına gidip çimlere uzanarak harika vakit geçirebilirsiniz. Montevideo halkı da böyle yapıyor, hafta sonu köpeklerini alıp, ellerinde mate ile sahil kenarına koşup saatlerce sohbet ediyorlar. Çocuklar için paten ve kaykay parklarının inşa edildiği, futbol turnuvalarının düzenlendiği, bir de lunaparkın bulunduğu bu sahilde Defensor Sporting’in stadyumu Estadio Luis Franzini de bulunuyor. Ancak stadyumu gördüğünzde şaşırabilirsiniz, zira tribünlerden birisinin duvarı lunapark ile bitişik durumda. Ayrıca ana girişin hemen sol tarafında kalan kısım lunaparkın hurdalığı olarak kullanılıyor, yani Estadio Luis Franzini dünya üzerindeki en merkezi, ama bir o kadar da döküntü stadyumlardan bir tanesi. Kulüp Montevideo’nun en tanınmış üçüncü kulübü fakat 47 şampiyonlukla Penarol ve 45 şampiyonlukla Nacional’in arkasında sadece 4 şampiyonlukla bulunuyor. Biz pazar sabahı Arjantin’e döndüğümüzde Penarol’u söz konusu stadyumda 4-2 mağlup ettiklerini belirtelim.

IMG_2856

Geri dönüş yolculuğundan önce uğradığımız son yer Estadio Centenario. İlk dünya kupası finalinin oynandığı, Uruguay’ın Arjantin’i 4-2 mağlup ederek şampiyon olduğu bu efsane hala dimdik ayakta. Evet eski, evet bakıma ihtiyacı var ama 15 yıl sonra asırı devirecek olmanın ağırlığı ile karşınızda duruyor. Halen nasıl bir futbol mabedi olduğunu Yotube’da 14 Haziran 2015’te oynanmış Nacional-Penarol maçının özetini izleyerek de görebilirsiniz. Eduardo Galeano’nun ona duyduüğu saygı boşuna değil. Penarol halen iç saha maçlarını bu stadyumda oynuyor. Nacional’in stadyumu Estadio Gran Parque Central ise şehir merkezinin hemen dışında Centenario’ya 2 kilometre uzaklıkta.

IMG_2897

Yazının sonuna doğru geldiğimizde Uurugay hakkında Türkiye’de dolaşan kulaktan dolma bazı bilgilere açıklık getirelim. Evet Uruguay gelir durumunun hiç de fena olmadığı, temel hak ve özgürlüklerin korunduğu, güvenli, insanların yaşama pozitif baktığı, hayattan zevk alacağınız bir yer. Ancak gelir dağılımındaki eşitsizliklerin de var olmadığını söylemek yanlış olacaktır. Montevideo ile Colonia arasında otobüsle yolculuk yaptığımız için şehrin hemen dışındaki mahalleri de görme imkanımız oldu ve merkeze 10 dakika uzaklıktaki geniş gecekondu bölgelerindeki zor yaşam koşullarını da çok yakından görme şansını yakaladık. Zaten başkan Mujica da, Uruguay’ın sahil kenarı beldesi Punda del Este’de senede sadece 20 gün kullanılan yazlık evler varken, Montevideo’da yatacak yeri olmayan evsizlerin bulunduğundan bahsediyor birçok röportajında. Ülkenin yaşam standartları için “ideal” kelimesini kullanmak belki zorlama olabilir, ancak duyulan hayranlık ve yerleşme isteğini anlamak da mümkün. Şehrin dinginliği, hele hele tatildeyseniz sizi kendisine çekiyor. Üstelik ilginç biçimde 1 saat uzaklıktaki Buenos Aires’e göre kış mevsiminde dahi daha sıcak bir iklime sahip. Fiyatlar da Buenos Aires’e göre çok daha uygun.

15 gün süren Güney Amerika gezisinin ve 4 bölümlük yazı dizisinin sonundayız. Buenos Aires, Racing Club, Boca Juniors, Iguazu, Iguaçu, Colonia ve Montevideo. Tabii Güney Amerika bunlardan ibaret değil, Güney Amerika yerlilerini görmek için Peru ve Şili de programa eklenmeli ancak bizim zamanımız yok. Onu bir başka yolculuğa bırakmak zorundayız. O güne kadar Eduardo Galeano’nun satırlarını okuyarak Lufthansa’nın dönüş uçağına biniyoruz. Gracias!!!

IMG_2580

Previous:

Diarios Argentinos #3: La Bombonera

kapak

Next:

Kop’ta iki başbakan ve bir sedyeci

You may also like

Yorum Yap