Dosya: Süper Lig A.Ş.

03 Nisan of 2015

Kulüpler bu kez büyük oynuyor. Yıllardır tartışılan havuz sistemi vesilesiyle Süper Lig A.Ş. yola çıktı

Yazar: İsmail Şayan

ismailsayan@hayatimfutbol.com | twitter.com/is_xs | 03.04.2015

Belki pek dikkat çekmedi ama “futbolda mali disiplin”, hem hükümet hem TFF tarafından son iki yıl içinde çok sık dile getiriliyor. Bu dalga, pek fark edilmese de bakanlığının son döneminde Suat Kılıç’ın katıldığı bir canlı yayında söyledikleriyle başladı ve zirve yaptığı yer, dikkatlerin “yabancı kuralı”na yoğunlaştığı seminer oldu. Fatih Terim’in ortaya koyduğu tablo, “mali disiplinin en önemli konu olduğu” ve “gerekirse bazı kulüplerin feda edilebileceği” vurgularının hemen akabinde Aziz Yıldırım’ın “havuz çıkışı” geldi.

Süper Lig AŞ, bu çıkışla yeniden başlayan sürecin geldiği nokta. Aziz Yıldırım, “Türkiye’nin en zengin kulübü TFF’dir, yayından %12 alıyorlar, böyle bir payı Avrupa’da hiç bir federasyon almıyor” çıkışını yaptı ve bu ifade Kulüpler Birliği tarafından tekrarlandı. Ama söylenenler pek doğru değil.

Tek doğru tarafı federasyon payının yüksekliği: 5 büyük ligin hiç birinde federasyonun payı %12 değil, zaten bizde de değil… %12 diye bir şey yok!

Nedense Türkiye’deki payı netin üzerine %12 ekleyip söyleyenler, Avrupa’daki oranları toplam üzerinden söylüyorlar… Türkiye’de oran 112’de 12 ya da %10,7. Örneğin Fransa’da oran %2,5. En yükseğiyse İtalya’da: %10.

Söylenmemesi tercih edilen tartışmasız gerçek ise şu: Tüm bu ülkelerde ödemelerin çoğu federasyon üzerinden değil, doğrudan lig tarafından yapılıyor ve ödeme oranları Türkiye’den çok daha yüksek.

1

Örneğin federasyonun sadece %2,5 (garanti edilmiş minimum rakam: 14,260,000 euro) aldığı Fransa’da alt lig payı %19. Ayrıca standart vergilerin dışında Ulusal Spor Konseyi’ne amatör sporlar için ödenen %5 var. Bundesliga 1, ülke içi yayın gelirlerinin %20’sini (%12 mantığıyla %25) Bundesliga 2’ye bırakmakta. Ayrıca federasyona hem yayın hem de gişe gelirlerinden %3’er ödeniyor.

Premier League’in, futbolun diğer unsurlarına (%7-9 aralığındaki paraşüt ödemeleri dahil) aktardıklarından sonra kulüplere kalan %76,1 – 81,6 aralığında. Aktarılan oran, son 5 sezonun 3’ünde %22’nin (%12 hesabı mantığıyla %28’in) üzerinde. 5 milyar 340 milyon sterlinlik yeni yayın anlaşmasının da en az 1 milyar sterlinlik kısmının (en az %18,7) lig dışına (alt ligler, altyapı vb) ödeneceği duyuruldu. Bu rakamı az bulanlar da var çünkü ihale geliri %72 artarken aktarılan paydaki artış şimdilik %40. 2013-2016 döneminde ayrılan bütçe 738 milyon sterlin.

Kulüpler ne istiyor?

Süper Lig üyelerinden oluşan Kulüpler Birliği Vakfı şirkete dönüştürülerek, ligle ilgili yayın ve sponsorluk pazarlamalarını bu şirketin yapması amaçlanıyor. Böylece bakış açınıza göre “TFF’nin üzerinden bu yük alınacak” veya “TFF devre dışı bırakılacak”. Kulüplerin kendi yayınlarını ve sponsorlukları daha iyi pazarlayacaklarına inanarak bu işi üstlerine almak istemelerine hiç bir itirazımız olamaz, bizce bunu talep etmek hakları. Zaten 78’de İtalya’da başlayan bu uygulama diğer büyük liglerde de geçerli.

İngiltere’de Premier League diğer liglerden ayrılmış durumda. Yayın gelirinden tüm diğer liglere “dayanışma payı” ödüyor. Almanya, Fransa ve İspanya’da ise tüm profesyonel kulüpler aynı çatı altında tek bir birlik oluşturarak bu işe başladı. İtalya’da Serie A ve Serie B diğer liglerden ayrılarak bir birlik oluşturmuştu ancak yakın zamanda o birliğin içinde Serie A ve Serie B koparak ayrı birlikler kurdular.

Türkiye’de bu oluşuma diğer kulüplerin dahil edilip edilmeyeceği belli değil. Kulüpler Birliği maalesef şu ana kadar “daha çok para istedikleri” dışında bir fikir veremedi, bunun için de TFF payına hücum dışında sağlam bir strateji henüz sunulmadı. Sürekli TFF payına vurgu yapıyorlar. Dağıtılan basın bültenleri de hep diğer ülkelerde federasyonların daha az pay aldığı üzerineydi. Oysa çok daha ciddi sorunlar var.

TFF’den ayrıldıklarında delegelerinin devamı eşyanın tabiatına aykırı. Ancak Sayın Gümüşdağ bu yöndeki soruya net bir yanıt vermedi. Paraşüt ödemeleri konusunda ise Kocaeli ve Sakarya gibi örnekler verilerek durumun vehametinden bahsedildi. Oysa kulüpler istedikleri anda havuzdan belli bir oranı paraşüt ödemelerine ayırma kararı alabilirler ama almıyorlar. Örnek gösterdikleri ülkelerde paraşüt ödemeleri üst liglerin payından yapılıyor. Böyle bir karara TFF’nin itiraz etme ihtimali sıfır. Elbette en önemlisi, Türkiye’de yasaların uygun olmaması. Tek bir yasayı değiştirmekle tüm yapının uygun hale getirilmesiyse mümkün değil. Ancak 2017 başına kadar yasaların istedikleri şekilde değiştirileceği ümidini taşıyor olmalılar.

Sayın Gümüşdağ, “1. Lig de bizim havuzumuzun içinde” şeklinde bir ifade kullandı. Buna katılmak kesinlikle mümkün değil. Havuzun parçası olması için, örneğin Almanya gibi tek yayın ihalesi yapıp gelirinin baştan belirlenmiş oranda 1. Lig’e aktarılması gerekir. Oysa Türkiye’de her iki lig için iki ayrı ihale var, sadece aynı gün ve aynı yerde yapılıyor. Henüz çok düşük düzeydeki mobil haklar ihalesi ise ortak.

Süper Lig özet hakları da 1. Lig naklen yayın hakları içinde. İngiltere’de özetlere BBC’nin mevcut havuzda verdiği yaklaşık %3,3’ü de ekleyince Türkiye’de Süper Lig kulüplerinden yapılan kesinti toplamı %14 oluyor. Yani Süper Lig kulüplerinden yapılan kesinti, Avrupa’da örnek gösterilen liglerin hepsinden az.

2-2

Tehdit kültürü

Kulüpler Birliği, “Süper Lig AŞ’de kararlı olduğunu ve seçimde federasyon başkanlığı için adaylık düşünenlerin de bunu bilmesi gerektiğini” Sayın Gümüşdağ’ın ağzından kameralara açıkça deklare ederek aba altından sopayı göstermiş oldu. Bu yapılabiliyor çünkü bize örnek gösterilen ülkelerdeki dengeli dağılımın aksine, “Türk Futbolu”nun delegelerinin %42’si Süper Lig kulüplerinde. Haliyle, Kulüpler Birliği’ne “hayır” diyen bir adayın seçilmesi çok ama çok zor. Elindeki delege ağırlığıyla Süper Lig, TFF kongrelerine hakim.

Öte yandan Süper Lig AŞ’de temel motivasyon, konunun gündeme getiriliş biçimini de göz önüne aldığımızda tamamen “para” olarak görünüyor. Bir klasik olarak, futbolun bütünü kimsenin umurunda değil. Eğer Süper Lig dışına hiç bir ödeme yapmadan bu iş kotarılmak isteniyorsa, tıpkı kulüplerin bize örnek gösterdiği gibi bizim de Avrupa’yı örnek göstermemiz, bu ülkelerde liglerin yaptığı ödemeleri hatırlatmamız gerekiyor. Futbolu Süper Lig’deki kulüplerden ibaret görmek ağır bir hata olur. Bu alanın en büyük markası Premier League bile minimum 1 milyar sterlini gözden çıkarmaktan çekinmiyor.

TFF’nin aldığı payın azalması gerektiğine inanan bu satırların yazarı içinse tüm meseleyi sadece “federasyon payı”ymışçasına sunmak şark kurnazlığı, ötesi değil.

TFF’nin padişah tavrı

En yüksek oranı alan İtalyan Federasyonu, aldığı %10’un hesabını, her yıl hazırladığı raporlarla (İtalyanca ve İngilizce) tüm dünyaya kuruşuna kadar veriyor. Futbolunda her şeyin gizli kapaklı; hırsıza, dolandırıcıya, mafyaya davetiye gönderir yapıda yürüdüğü Türkiye’de ise TFF “alt liglerdeki kulüplere yardım yaptığını” söylüyor ancak bu yardımın kime ne kadar olduğuna dair hiç bir açıklama yok. Herkes, söylenene “iman etmek” zorunda.

Süper Lig AŞ, “şeffaflık” vaadiyle geliyor. TFF’nin bu konudaki bilgileri kamuoyuyla, yani piyasayı asıl finanse edenlerle, paranın gerçek sahipleriyle paylaşmama, böyle bir sorumluluk hissetmeme tavrını göz önüne aldığımızda tercih elbette Süper Lig AŞ. TFF’den alt liglere yapılan yardımla ilgili hiç bir bilgi verilmiyor. Zaten TFF “ikinci lig kulüplerine 10 milyon yardım yaptık” dediğinde, doğruluğuna iman etsek bile bu paranın mesela 4 milyonunun 36 kulüp içinde tek birine gidip gitmediğini bilmek, mevcut koşullarda mümkün değil.

41 milyon kâr eden TFF’nin gelirlerinde en önemli kalem %58’lik oranıyla 183,5 milyon tutan “Profesyonel Futbol Gelirleri”. Bunun yarısıysa yayından alınan pay. TFF’nin kâr yapma takıntısı garip, bunun bir başarı olarak sunulması ise trajikomik. Bir futbol federasyonunun amacı kâr yapmak değil, elindeki tüm imkânları ülke futbolu için kullanmaktır. TFF’nin kâr yazmaya çabalamak yerine ülke futboluna yarar sağlayacak yatırımlara girişmemesi sorgulanmalı. Örneğin kupaya 5 milyon dolarlık (yayından gelenin onda biri) bir destek, kısa vadede kulüpler orta vadedeyse yayıncılar ve sponsorlar açısından cazibe arttırıcı olabilirdi…

UEFA ve AB Baskısı

Kulüplerin böyle bir atağa geçmeleri ise tesadüf değil. Futbolculara normal vergi uygulanması dahil pek çok haber okuyoruz. Profesyonel sporlara bakış artık çağdaş bir noktaya geliyor ve kulüpler için ürkütücü.

Hem UEFA hem AB, gerek federasyonun gerek siyasetin üzerine geliyor. Futboldaki mali aymazlık uzun süredir had safhada. Ezelden beri çıkacak olan, bilmemkaç farklı hükümet gören bir “kulüpler yasası efsanesi” var. Mevcut yapı ile dev bir sektör olan futbolun yönetilemeyeceği yıllardır ortada, “futbol ailesi”nden kime sorsanız bu konuda herkes hemfikir, değişimin gerekliliğinden bahsetmeyen yok.

Hal böyle ama “bilinmeyen engeller” yüzünden yıllardır bir türlü bir adım bile yol alınamadı. Acaba kulüpler yasasını da tribündeki üç beş kendini bilmez mi engelliyor(!)

Stadlarını devletin yaptığı, pek çok kulübü merkezi ve yerel yönetimlerin fonladığı, hatta yerel yönetimlerin kulüp doğurup büyütüp Süper Lig’e çıkardığı bir yapı futbol adına zaten tuhaf, AB’ye ise her yönüyle zıt. Hiç birinin yıllık cirosu 15 milyon euro’nun altına düşmeyen, en az iki tanesi yüz milyon euro’yu aşan, 4 tanesi borsada işlem gören kulüpleri barındıran bir ligin fonlanması; har vurup harman savurmanın, hatta dolaylı yoldan dolandırıcılığın ve hırsızlığın teşvik edilmesinden başka bir şey değil. Üstelik fonlama ve stat inşaatlarının, Türkiye’nin uyum sözü verdiği AB yasalarına tamamen aykırı olduğundaysa tartışılacak hiç bir şey yok.

Vergilerin bir türlü ödenmemesi, faizleri affedilerek yeniden yapılandırılmış borçların da ödenmemesi, vergi kaçırmak için atılan taklaların yakın zamana kadar görmezden gelinmesi de AB nezdinde büyük bir sorun. Vurgulayalım: Ödenmeyen bu vergilerde iki ana kalemden biri biletlerdeki KDV. Bunu bizler bilet alırken ödedik, yani bu paralar kulüplerin kasalarında. Ama maliyeye ödenmiyor.

UEFA ise tüm gücüyle FFP’yi oturtmaya çalışırken, sırtını devlete yaslamış kulüpleri, rekabeti adil hale getirebilmek adına sistemden arındırmaya çalışıyor. Alman ve Fransız kulüplerinin şikayetleriyle İtalya’da yasa değiştiği (Salva Calcio); Hollandalı şikayetine 4 büyük ligin desteğiyle İspanya’da “vergi ödemesini aksatanın yıllık yayın gelirinin %35’e kadarlık bölümüne maliye el koyar” yasasının çıktığı, bir başka uyarıyla bazı bölgelerinde bilete KDV uygulanmayan Fransa’da 1 Ocak 2015’ten itibaren KDV eklenmeye başlandığı atlanmamalı.

Çifte kıskaç

Avrupa’daki kulüplerin, Türkiye’de yaşananlara kör-sağır olduğunu zannetmek hata olur. Bakanlığının son döneminde Suat Kılıç’ın Avrupa ve Türkiye’deki bakış farkının giderilmesi gerektiğini belirterek “mali disiplin”e vurgu yapması, TFF’nin geçen yılın sonlarından başlayarak defalarca, her fırsatta bu konunun altını çizmeye çalışması kesinlikle tesadüf değil. Dolayısı ile mevcut alışkanlıklarıyla Türk Futbolu, iki uçtan kıskaca alınmış durumda.

Çoğu kendini yönetmeyi bir türlü becerememiş, FIFA’daki şikayet listesinin tepesine -yerli futbolcu ve antrenörler FIFA’ya gidememesine rağmen- oturmuş kulüpler, bu kıskaçtan kurtuluş yolunu arıyorlar. En kolay -hatta sponsorlar çekilirken belki de tek- çıkış kapısı yayın gelirleri. Yayın gelirlerinden TFF payını elimine etmek de en konforlu çözüm olarak bellenmiş.

Daha önce yayın geliri tek ihaleyle iki katından fazlasına çıktığında olanlar ortada. 2010’da yayından ortalama 7,8 milyon alan kulüpler ertesi yıl bu rakam iki katından fazlasına, 18 milyona çıkmasına rağmen yine parasızlıktan şikayetçiydi. Rakam her yıl %10 artıp 2010’un 3 katını aşmasına rağmen şikayet yine parasızlık. Dolayısıyla %10,7 olan TFF payının ilaç olmasını beklemek gerçekçi görünmüyor. Farklı bir çabaya ihtiyaç var.

Şu notu da düşelim: Financial Fair Play, amatör şubeler için yapılan harcamaları giderden düşüyor ve hesaba katmıyor, 59. maddede ve Ek 10’da net olarak vurgulanmış. Yani UEFA karşısında amatör şubeler dezavantaj değil, hatta tersine avantaj olarak kullanılmaları da mümkün. Ama basketbol ve voleybol gibi yüksek ücretlerin ödendiği dalların “amatör” olarak kabulünü beklemek hayal olur. Kulüplerin gerçekten amatör şubeleri FFP’yi gerekçe göstererek feda etmeleri gerçekçi olmaz.

Yine Göksel Gümüşdağ’dan duyduğumuz “yayın gelirlerinde 1-1,5 kat artış” beklentisi hiç ama hiç akla yatkın gelmiyor. 1 kart artışın 940 milyon dolar; 1,5 kat artışın kulüplere 1 milyar 175 milyon dolar net gelir anlamına geldiğini ve bu rakama Premier League dışında hiç bir ligin ulaşamadığını hatırlatalım. Anlaşılan kafalar bir hayli karışık. Ki bu mesele Premier League’e bakıp “orada çok arttı, bizde de artar” mantığıyla ele alınıyorsa ağır bir hata yapılmakta ve sonuçları yıkıcı olabilir.

Almanya, Avrupa’nın gelir hacmi en büyük yayın piyasası. Sadece İngiltere üzerinden görmek, en basitinden “Almanya’da, ülke içi yayın gelirinin neden İngiltere’dekinin üçte birinde kaldığı” sorusu karşısında çaresiz bırakır. Ek bir bilgi daha verelim: UEFA, Şampiyonlar Ligi’nde 2015-2018 döneminde gelirin en az %30 artacağı suflesini vermişti, yeni rakamlar da bu doğrultuda geldi. Artışın yarısından fazlası tek başına İngiltere’den, kalan kısmı ise diğer 208 ülkeden…

İnişler ve çıkışlar

Bir Alman firması, dünya genelinde farklı ülkelerde futbolu televizyondan izleyenler üzerinde geniş bir araştırma yapmış ve sonuçlarını paylaşmıştı. Araştırmanın sonuçlarına göre futbol izleyicisinin hangi ligi veya hangi maçı seyredeceğinde en etkili olan unsur, atmosfer. Tribünlerin doluluğunun ve coşkusunun yarattığı hava, yıldızlar dahil her şeyin önünde. Premier League’in tribünlerdeki seyircileri arasında yaptığı ankette de 1 numara yine “atmosfer”di. Yaşananlar da bu bulguyu destekliyor…

Şu anki ihalelerinde geliri ciddi şekilde artmış iki büyük lig havuzu var: İngiltere ve Almanya. İkisinin ortak özelliği, tribünlerdeki doluluğun %90’ın üzerinde olması. Buna karşılık duraklamadaki iki lig ise İtalya ve Fransa. Ve evet… Ortak özellikleri, tribünlerdeki boşluk.

Gençlik ve Spor Bakanı Akif Çağatay Kılıç bir soru önergesi üzerine TBMM’de, Süper Lig’de son 8 yılın seyirci ortalamalarını açıkladı. Bu yıl ortalamanın geçen yılın yarısı olmasını ve %22’ye kadar düşmesini “bahanemiz var” deyip bir kenara bıraksak bile manzara yine en kötüsü. Önceki 7 yılın hiç birinde, Süper Lig’in doluluk oranı %50’yi aşmayı başaramamış. İtalya’daki %56 ve Fransa’daki %68’in epeyce gerisindeyiz. %56 doluluklu Serie A’nın ortalama stat kapasitesiyse 40170, yani seyirci ortalaması Süper Lig’in 2 katı.

Bu arada, seyircinin tutumunu yansıtması açısından Türkiye’deki bir eğilimin bu ülkelerin hepsinin tersi olduğunu belirtelim. Avrupa Kupası maçlarında doluluk Türkiye’de artarken, bu ülkelerin hepsinde(ortalama %25 oranında) düşüyor.

Elbette tek etken atmosfer değil. Bireylerin alım gücü ve ekonominin büyüklüğü yayın gelirini şekillendiren en önemli faktörlerden. Bahsettiklerimizin hepsinde hem ekonomi hem de bireylerin alım gücü Türkiye’nin çok üzerinde.

Singapur mucizesi

Bir başka önemli etken ise toplumun futbolla ilişkisini kuruş biçimi… İngiltere ve İtalya gibi ülkelerde abone sayısı ve nüfustaki payı Türkiye’den kat kat fazla. Ama aynı oranlara nüfusu daha büyük Almanya veya Fransa’da ulaşılabilmiş değil. Toplumların ve bireylerin futbolla ilişkisinin yapısı, ülkeden ülkeye değişiyor ve Türkiye’nin bu konuda İngiltere’ye benzemediği ortada. Uç bir örnek olarak Singapur’u eklemeden geçmeyelim:

İngilizler için Premier League’in Singapur’daki ihalesinde çıkan rakam son derece şaşırtıcıydı: 220 milyon sterlin. Büyük gibi görünmeyebilir ama gerçekten çok büyük bir para, çünkü ülkenin nüfusu 4,4 milyon. Yani Singapur’da kişi başına 50 sterlin ödendi. Bu rakama İngiltere, yeni rekor ihalesiyle bile yaklaşamadı. Türkiye’ye uyarlarsak, Süper Lig ihalesi için yıllık 5 milyar 750 milyon dolar, yani bugünkünün 12 katı ödenmesi anlamına geliyor.

Mevcut tabloda Süper Lig için pek çok negatif gösterge var. Boş tribünler en önemli sorunlardan biri, yıllardır çözülemedi, kolay kolay da çözülecek gibi görünmüyor. Bozuk, kendi haline bırakılmış zeminlerin izleyiciye karşı yapılmış bir saygısızlık olduğu nedense bir türlü algılanamadı, parayı almaya gelince herkes kuyrukta ama hak etmek için uğraşan yok gibi. Halkın futbolla ilişkisini kuruş biçimi açısından da durum parlak değil. Türkiye’de ligi yayınlayan platformun abonesi 3,4 milyon civarında ancak yaklaşık yarısı Süper Lig abonesi olmamayı tercih ediyor. Sırf bu bile başlı başına çok ciddi bir sorun.

Ah! Buna karşılık dijital medyada aktivite oranı gerçekten yüksek. Gerek para ligi raporlarında gerek aylık yayınlanan uluslararası dijital medya raporlarında Türk kulüplerinin ulaştığı takipçi sayıları dikkat çekici. 2014 Dünya Kupası öncesi bir Alman firmasının yaptığı araştırmada ise Türkiye’nin futbolla ilgili bir numaraya oturduğu tek alanın “facebook sayfası beğenmek” olduğu ortaya çıkmıştı! Bu göstergeyi iki farklı açıdan yorumlamak mümkün: Doğru tutum ve duruşla ulaşılabilecek bir kitlenin varlığının işareti olarak hayra ya da Türk futbol meraklısının para vermek istemediği olarak şerre…

Büyük balık zorlarken

Tüm bunların ötesinde, futbol dünyasında artık iyice belirginleşen bir gerçek var: Büyük balık küçük balığı yutuyor. Ülke içinde üst ligler alt ligleri, dünya genelinde büyük ligler diğer ligleri eritiyor. Televizyon izleyicisi, doğal olarak parasını en kaliteli ürüne harcama eğiliminde. Futbolunu en kaliteli, atmosferini en güzel bulduğu ligi tercih ediyor. Hollanda ve Portekiz gibi ülkeler yayıncısızlığı yaşadı, son rakamlar Belçika’nın da aynı yönde ilerlediğini gösteriyor. Ülke içi sorununu en başından saptayan İngilizler, Cumartesi günü Premier League maçlarının yarısının ve alt liglerin tüm maçlarının yapıldığı saate (TSİ 17.00) ülke içinde maç yayını koymayarak futbolseverlerin televizyon başına geçmek yerine maça gitmeye sağlamalarını çalışıyorlar. Oysa Türkiye, adeta alt ligleri yok etmek istercesine maçları farklı saatlere dağıtıp hepsini yayınlıyor. Yine tüm ülkelerde üst liglerin yayın gelirinden maddi desteğiyle ülke içindeki sorun çözülmeye çalışılıyor ama dünya genelindeki yutuşa, henüz net bir çözüm bulunamadı.

Basında yer alan “Süper Lig’i Azerbaycan ve Arap ülkelerinde pazarlamak” ise fazlaca iyimser bir hayal gibi. Oralar, diğer büyük ligler tarafından çoktan tutulmuş durumda. Tribünleri boş, zeminleri berbat, maç boyunca futbol oynanmayan sürenin futbol oynanan süreyle kafa kafaya olduğu, kulüplerinin basına kapıyı kapatıp izleyiciyle paylaşımı cılızlaştırdığı bir ligi beğendirmek ve ilgiyi canlı tutmak hiç kolay değil. Üstelik büyük liglerin kulüpleri, o pazarlar için ciddi mücadeleyi bir an olsun bırakmıyorlar. Sezon başı turlarında yedi Premier League kulübü, dünyanın çevresinden daha büyük bir mesafe uçmuştu 2013’te. Bu yıl Bayern Münih’in devre arasındaki Arap Yarımadası ziyaretini de hatırlatalım.

Süper Lig’in 2010 ihalesinde ciddi bir artış beklemek için sebepler vardı. 2017’ye kadar köprünün altından çok su akacak ve devreye sürpriz faktörler de girebilir ama şu an için göstergeler maalesef büyük bir artış adına hiç iç açıcı değil. Yayıncının bu aşamada bile ödeme sıkıntısına düşmesi, sorunun TFF’nin geçici yamasıyla aşılması da cabası. Büyük liglerin ve UEFA’nın 3 yılda bir düzenlediği ihale bizde 5 yıllık yapıldı ve iki yıl da uzatma alındı. Buna rağmen hâlâ “yayıncının zamana ihtiyacı var, ihale en az 5 yılda bir olmalı” deniyorsa şapkayı öne koyup iyice bir düşünmek gerek.

Roket gibi yükselen İngiltere’de bile %118 artışlı 2001’in ardından gelen 2004 ihalesinde gerileme yaşandığı, Almanya’da 2002’de yayıncının batışıyla kulüplerin çok zor duruma düşüp pek çok kulübün transfer yasağıyla karşı karşıya kaldığı, Hollanda’da ise ihaleye talip çıkmadığı ve kulüplerin sermaye koyarak yayıncılığa soyunmak zorunda kaldığı unutulmamalı. Yeni ihaleye kadar geçecek sürenin çok iyi değerlendirilmesi gerekiyor, o görev kime düşecekse…

europa

AVRUPALILAR

NASIL BAŞLADI?

NE YAPTI?

NE YAPIYOR?

 

Avrupa’nın büyük liglerinde kulüpler kendi yayın ihalelerini yapıyor, aynı Süper Lig’in yapmak istediği gibi. Peki İtalya, İspanya, Almanya ve İngiltere bu sürece nasıl girdi, neler yaptı, şimdi ne yapıyor

İTALYA

Federasyondan ayrılıp yayını kendisi pazarlamakta ilk olan İtalyanlar, havuzu dağıtıp kaos yaratmakta da ilkti. Futbol yönetiminde pek çok tuhaflığı üreten İtalya, yine en ilginç örnek

Yaygın kanının aksine İtalya, federasyon ile lig yönetimini birbirinden ayıran ilk ülke. Ortada henüz yayın hakları yokken 1978’de Lega Calcio kurularak Serie A ve Serie B ortaklığı kendi kendini yönetmeye başladı. 90’lardan itibaren hızla ve istikrarlı bir şekilde geliri artan yayın görüşmelerini Lega Calcio yaptı. 1993’te 93 milyon euro olan gelir 1998’de 231 milyon euro düzeyine çıkmıştı. 30 Ocak 1999’da çıkan yasa ile kulüplere, yayın geliri görüşmelerini bireysel olarak yapma hakkı verildi.

Yasa, Serie A’nın büyükleri ile tüm diğer kulüpler arasında ilk sürtüşmelerin başlangıcı oldu. Gelirler yarım milyarı aşmıştı ancak yayıncılar, kulüplerin taleplerini karşılayamayacak noktaya doğru gittiklerinin farkındaydılar. 2002/03 sezonunda kulüplerin karşısına daha düşük tekliflerle çıktılar. Bu, özellikle küçük kulüplere ağır darbeydi. 99’da başlayan sürtüşme büyüdü, 2002/03 ve 2003/04 sezonlarında lig tehlikeye girdi, başlaması gereken tarihlerde başlayamadı. Büyük kulüplerin kendilerine ödenen paranın bir kısmını diğer kulüplerle paylaşması ile sorun geçici olarak çözüldü. Her kulübün maç başına düşen ortalama yayın geliri hesaplanacak, bu tutarın %20’si deplasman kulübüne ödenecekti.

Bu arada bazı küçük kulüpler bir araya gelerek Gioco Calcio adlı yeni bir yayın platformu oluşturdular. Ancak bu deneyim de pek uzun sürmedi çünkü yayın dünyasında büyük balık küçük balığı yutmuş, Sky, Tele+ ile Stream’i satın alarak yayınların çok önemli bir kısmını kendi bünyesine toplamayı başarmıştı ve 2004’te tüm yayınları aldı.

Bu süreçten en kârlı çıkanlar ise futbolcu ve teknik adamlar oldu. Özellikle Bosman sonrası pazarın serbestleşmesi ellerini güçlendirmişti. Hızla büyüyen para kulüplerin akıllarını başlarından almış, harcamalarda tam bir aymazlık hakim olmuştu. 22 Ağustos 2002’de La Reppublica; 1995’te %57 olan ücretlerin gelirlere oranının, 2000/01 sezonunda %75’e ulaştığı haberini yaptı. Kulüplerin kazandığı her 4 liranın 3’ü, maaşlara gidiyordu. Bu sırada oranlar Almanya’da %50, İngiltere’de %60, Fransa’da %64’tü. Ertesi yıl oran %88’e çıktı.

Çukura koşuş

Serie A ve Serie B’nin toplam geliri 3 milyar euro seviyesine ulaşmıştı ancak yıllık zarar 1,5 milyar olmuş, bu arada yalnızca Serie A’nın borcu 1,5 milyara ulaşmıştı. 7 kızkardeşten Roma, Lazio, Fiorentina ve Parma ağır sıkıntıdaydı. Lazio iflastan en iyi oyuncularını satarak kurtuldu, Fiorentina’ya bu da yetmedi ve iflas ederek Serie C2’ye kadar düştü. Yine kadrosunun önemli kısmını boşaltarak direnmeye çalışan Parma, Parmalat skandalının da darbesiyle 2004’te ilk iflasını yaşayacaktı. Roma ise daralarak hayatta kalmayı başardı.

2000’lere rüya kadroya ile giren kulüplerin başında Lazio geliyordu. Önce, 2001/02’de Nedved, Veron ve Salas’ı kaybettiler. Ertesi sezon da Crespo ve Nesta’yı satmak zorunda kaldılar.

2000’lere rüya kadroya ile giren kulüplerin başında Lazio geliyordu. Önce, 2001/02’de Nedved, Veron ve Salas’ı kaybettiler. Ertesi sezon da Crespo ve Nesta’yı satmak zorunda kaldılar.

Bu süreçte İtalya, futbol ekonomistlerinin 90’ların sonlarından başlayıp 2000’lerin ilk çeyreğinde dozu artan uyarılarının öngördüğü üzere, bir noktadan sonra çöktü. FFP de son darbe oldu. İtalyanlar, kan kaybının bir türlü durmayışına, diğer ülkelerde ve özellikle İngiltere’de havuzun sağladığı büyük başarıya kayıtsız kalamadılar. Herkes aynı gemideydi, “her koyun kendi bacağından asılır” yaklaşımı pek işe yaramıyordu çünkü futbol rakiple oynanan bir oyundu ve onların zayıflığı beraberinde ligde toplam kalitenin, rekabetin ve ilginin düşüşünü getiriyordu. Zamanla büyükler de direnemez hale gelmişti.

30 Nisan 2009’da toplanan kulüplerin yayındaki kavgasının büyümesi, paranın nasıl paylaşılacağında bir türlü anlaşılamaması sonunda Serie A, Serie B’den ayrılma kararı aldı. Palermo Başkanı Zamparini, toplantı sonrası “Hiç mutlu değilim ama başka çare kalmamıştı” diyordu çünkü Serie A’nın Juventus dışındaki devleri de gerçekten zor durumdaydılar. Moratti son barutunu attı ve yıllardır hayalini kurduğu şeyi yapıp babasının başarısını tekrarlayarak Inter’i FFP öncesi son şansında Avrupa Şampiyonluğu’na taşıdı.

Son şansıydı çünkü hem o sezon hem önceki sezon Inter’in kadrosuna ödediği maaş, toplam gelirinden daha fazlaydı ve FFP başlayınca bu yapıyı sürdürmesi imkânsızdı. Şampiyonluk sonrası Moratti önce satabildiği oyuncuları, yetmeyince kulübü satmak zorunda kaldı. Finali Inter kazanmıştı ama sanki aradan geçen zaman kaybedenin Bayern değil Inter olduğunu gösteriyordu.

2010’da yeniden havuz kararı alındı, paylaşım için yine çok uzun süren kavgalar yaşandı. İlk ihale 2010/11 ve 2011/12 içindi. 2012-2015 dönemi ihalesinde düşüş yaşandı ve 117 milyonu ülke dışı yayınlardan olmak üzere toplam yıllık 1 milyar euro ödendi, 823 milyonu Serie A kulüplerinin kasasına girdi. 2015-2018 dönemi ihalesinde ülke dışı yayınlar 186 milyona satılırken, ulaşılan toplam rakam 1,3 milyara yaklaştı.

Ülke içi, ülke dışı, İtalya Kupası ve Süper Kupa birlikte satılıyor. Gelirin %7,5’i Serie B’ye aktarılıyor. %10 federasyona %0,5 de iletişim kurumuna ödeniyor. Paraşüt ödemesi de var ve kulübün düşmeden önce Serie A’da kaç sezon geçirdiğine bakılarak saptanıyor. Abone sayısı Türkiye’nin 2,5 katından fazla: 4,5 milyon.

italya

İspanya

Özerkliği kullanıp havuzu bozan iki dev geri dönüyor. Hem küçüklerin yaralarına hem kendi gelir duraklayışına ilacı orda bulma umuduyla…

 

İtalya’dan sonra lig yönetiminin ayrıldığı ikinci ülke İspanya. Ancak hikâye oldukça farklı.

İspanya’da futbol kulüpleri genelde kendi yağlarıyla kavruldu. 1978’de futbolcu sendikasının kuruluşu ilk büyük değişim. Ertesi yıl, Bosman’dan 16 yıl önce, futbolcular sözleşme bitiminde serbest kalma hakkını kazandılar ve pazarlıklarda ellerini güçlendirdiler. Harcamalar gelirlerden daha hızlı artmaya, kulüplerin mali yapıları bozulmaya başladı. 1984’te sorun ciddi boyutlara ulaştı, pek çok kulüp kapanma noktasındaydı.

Bakanlığa rapor vermek üzere bir arabulucu atandı ve tavsiyesi üzerine 24 Temmuz 1984’te en üst üç ligi kapsayan LFP kuruldu, 1987/88’den itibaren sadece iki tepe lig kaldı. LFP’nin ilk temel görevi, borçları 125 milyon euro düzeyine ulaşan profesyonel futbolun mali yeniden yapılanmasıydı. 11 Haziran 1985’te Spor Konseyi ve LFP arasında anlaşma imzalandı. Kulüplerin şans oyunlarından isim hakkı gelirleri %1’den 2,5’e çıkarıldı. Ancak 5 yıl sonra başlanan yerden daha kötüsüne dönülmüş, borçlar 192 milyona çıkmıştı. Sebep, kulüplerin sorumsuz harcamalarıydı.

Bıkan devlet 1990’da Spor Yasası ile profesyonel kulüplere şirketleşme zorunluluğu getirdi. Borcu olmayan Barça, Real, Osasuna ve Bilbao dışındaki tüm kulüpler 1991/92 sezonunun sonuna dek şirketleşecek, istemeyen amatöre gidecekti. LFP ile Spor Konseyi arasında yeni bir anlaşmayla isim hakkı payları bu kez %7,5’e çıktı. Üstüne, CSD yeni oluşan bu şirketlere bir minimum başlangıç sermayesi koydu. Günümüze döndüğümüzde kulüplerin ciddi borçları var ve yapılar sağlam değil. Devlet yıllarca idare etti, yerel yönetimlerin destekleri görmezden gelindi ancak AB’nin baskısı ile yardımlar artık kesildi.

1985 ve 1990 görüşmeleri döneminde tüm kulüpler yayın görüşmeleri yetkisini LFP’ye devretmişti. 1989’a kadar sınırlı sayıda yayınla ve her yıl yeni ihaleyle gidildi. 1989’da 5 yıllık bir ihale düzenlendi. İhaleyi kazanan Dorna, kısa süre sonra yükün altından kalkamayınca haklar 1990’da imzalanan 8 yıllık anlaşma ile Canal+ ve FORTA’ya devredildi.

Ancak 1996’dan itibaren işler değişmeye başladı. Özellikle iki kanal, kulüplerle bireysel anlaşmalar imzalama peşinde koşuyor, hatta maçları yayınlayamayacakları 1996/97 ve 1997/98 sezonları için bile ödeme yapmayı kabul ediyorlardı. Bu arada oyunculara ödemelerin kontrolsüze artışıyla kulüpler yine zordaydı. 2000/01 sezonu sonunda borçlar 1 milyar 646 milyona ulaşmıştı. Devlete gidecek yüzü kalmayan kulüpler, belediyelere çöreklendiler. Sporting Gijon ve Real Madrid, belediyelere yaptıkları satışlarla (Real Madrid’in 480 milyon euro tutarındaki anlaşması AB soruşturması altında) borç erittiler. Bu arada LFP’nin korkusu da gerçekleşti ve Barcelona ile Real Madrid havuzu dağıttı. Diğer kulüpler de bireysel veya İtalya’daki Gioco Calcio örneği gibi gruplaşarak yayın anlaşmalarına giriştiler.

Havuzsuzluğun kaosu

Havuzun dağıldığı 2003/04’ten itibaren İspanya’da tam bir yayın kaosu yaşandı. Maç saatleri çoğu hafta sorun oldu. Bu arada Barcelona ve Real Madrid, yayından aldıkları büyük paralarla diğer kulüplere dev bir fark attılar ve rekabet dengesi iyice bozuldu. Mega menajer Mendez’in devreye girip ağırlığını koyması ve başka menajerlerden ortaklıklı futbolcularla Atletico Madrid, iki deve direnebilen tek kulüp oldu.

Havuz tartışmaları hiç bitmedi. 2010’da Katarlı şeyh Abdullah, havuz beklentisiyle Malaga’yı alıp harcamaya başladı ama beklentisi boşa çıkınca yatırımı kesti, iyi para eden oyuncuları elden çıkardı ve hesapları dengeledi. Son dönemdeyse hem küçüklerin kepenk indirmesini istemeyen hem de vergiyi tek kaynakta sorunsuz tahsil etmek isteyen hükümetin müdahil olduğu süreçte Barcelona ve son olarak Real Madrid, havuz için ikna oldu. Sözlü anlaşma tamam, yasası bekleniyor.

Havuzdan paylaşımın nasıl olacağı konusunda henüz net bir bilgi yok. Tek bildiğimiz, La Liga için en çok kazananın en az kazanana oranının 4 olmasında anlaşıldığı. Barcelona ve Real Madrid, tek başına görüşme yapmanın uzun vadede pek işe yaramadığını, yıllardır bir türlü değerini yükseltemedikleri anlaşmalarla kavradılar. Bu süreçte İngilizler, başlangıçta yarısı kadar bile kazanamadıkları bu iki kulübü geride bırakacak ihaleyi gerçekleştirdi. Barcelona, havuz öncesi 2015/16 için 1 yıllık son bir yayın anlaşması yaptı ve rakam 7 yıl öncekinin aynı: 140 milyon euro.

Barcelona ve Real Madrid havuz dağıldıktan sonra iyi bir yayın gelirine sahip oldular. Lakin bu durum kısa sürdü. Artık onlar da havuzun bir parçası olup gelirlerini arttırmak istiyor.

Barcelona ve Real Madrid havuz dağıldıktan sonra iyi bir yayın gelirine sahip oldular. Lakin bu durum kısa sürdü. Artık onlar da havuzun bir parçası olup gelirlerini arttırmak istiyor.

İki devin havuza ikna olmasında bir başka etken de karşılaştıkları baskı. İspanya’da kulüplerin mali durumu berbat. Limitlerde yaşıyorlar. Vergi ödemelerini ertelemek, ödememek, af beklemek gibi bir seçenekleri yok. AB baskısıyla, ilk vergi ödemesi aksamasında maliyenin, yayın gelirinin %35’ine el koymasına imkân veren bir yasa çıkarıldı. Şartlar böyleyken Barcelona ve Real Madrid’in havuz dışında kalmaya ya da havuzdan çok büyük bir paya inat etmesi, İspanyol Futbolu’na ağır zarar verecekti.

Barcelona ve Real Madrid gibi dünyanın dört bir yanında izleyicisi olan gerçek yıldızlarla dolu gerçek devler, bireysel anlaşmalarda ülke içi ve dışı toplamında yıllık 140 milyon euro alırken Türkiye’de yıllık 125 milyon dolar (115 milyon euro) telaffuz eden kulüplerin olması…

Almanya

 

 İngiltere’den sonra futbolun ikinci büyük değeri haline gelen Almanya ilk önce taraftara yatırım yaptı. Fakat alacakları daha çok yol var. Zira yurt dışında Bundesliga’yı yeteri kadar pahalı noktaya getirebilmiş değiller

30 Eylül 2000 günü olağanüstü kongre için toplanan Alman Futbol Federasyonu (DFB), dönüm noktası niteliğinde bir karar aldı. İki profesyonel lig olan Bundesliga 1 ve Bundesliga 2, 2001/02 sezonundan itibaren Lig Birliği’ni (DFL) kuruyor ve böylece tamamı bölgesel olan diğer 26 üyenin yanına 27. üye olarak ekleniyordu. Büyük kulüplerin başını çektiği bu hamlede 3 gerekçe öne çıkmıştı:

1) Kulüpler arasında doğan çıkar çatışmalarında federasyon bünyesinde yapılan oylamalarda, doğrudan profesyonel kulüpleri etkileyecek olan konularda pek ilgisi olmayan ve çoğunluğu oluşturan amatör birlikler gereksiz yere tartışmaya dahil oluyor ve bazen de çoğunluğu oluşturan oylarıyla kararları bloke edebiliyorlardı.

2) Lig kulüplerinin kurumsallaşmış bir çatı altında bağımsızlığı, profesyonelleşmenin ön şartı gibi algılanır olmuştu. Oluşturulacak profesyonel yönetim kulüpler adına yayın, sponsorluk ve reklam anlaşmalarını en etkili şekilde gerçekleştirebilecekti.

3) UEFA ve EPFL (Avrupa Profesyonel Ligler Birliği) gibi organizasyonlarda kulüplerin federasyon aracılığıyla değil doğrudan kendileri tarafından temsil edilmesi bir gereksinimdi.

Başlangıcından itibaren lig ve federasyon yönetimleri yakın bir ilişki içinde, gerektiğinde aynı temsilciler her iki kurum için de çalışıyor. Karşılıklı haklar ve sorumluluklar başlangıçta yapılmış temel bir anlaşma ile belirlendi. Sportif yargı, hakemler, güvenlik ve antrenör eğitimi gibi konular federasyonda. Lig, federasyona yayın gelirlerinin %3’ünü ve bilet satış gelirlerinin %3’ünü ödüyor. Sadece yayın gelirine endekslersek, federasyonun payına %5,5 denebilir.

Yayında havuz sistemi var ve görüşmeleri DFL yürütüyor. İlk yayın geliri paylaşım yöntemi 2000 ile 2006 arasında yürürlükte kaldı. 2006’dan sonra 2009’da bir değişikliğe daha gidildi. Kabaca gelirin yarısı eşit, yarısı performansa göre dağıtılıyor şeklinde özetlenebilir. Almanya, Avrupa’nın en büyük yayın pazarı ancak Alman tüketiciler, yayın için para ödemeye pek sıcak bakmadılar ve piyasanın bu bölümü İngiltere ve İtalya gibi ülkelere göre daha küçük kaldı. Yine de abone sayısı 3,5 milyonun üzerinde (2013 sonu).

2006’daki değişimde, eşit paydan biraz daha performansa kayış olmuş, en çok kazananın en az kazanana oranı 1,7’den 2’ye çıkacak şekilde düzenlenmişti. Bu süreçte 3 kulüp kamuoyu önünde sert bir tartışmaya girişti. Büyükler adına Bayern Münih, diğerleri adına Eintracht Frankfurt ve Bochum öne çıktılar. Bayern yönetimi, verdiği röportajlarda ligi Avrupa Adalet Divanı nezinde dava etmekle ve kendi yayın görüşmesini kendisi yapmakla tehdit etti. Karşı tarafsa ligin değerinin bir ya da birkaç kulüpten değil, bütünlüğünden geldiğini ve küçük görülen kulüplerin gerekirse büyüklerle oynamamaktan çekinmeyeceğini söylediler.

Sonuçta büyüklerin istediği oldu. Bu kararın, 36 kulüp içinde çok azının yararına olmasına karşın alınması iki akademisyenin dikkatini çekti. Yaptıkları araştırmada şu ilginç gerçek ortaya çıktı: Neredeyse tüm kulüpler kendini büyük kulüp olarak görüyordu. Bundesliga 2’de oynayanlar bile buna dahildi, ertesi yıl Şampiyonlar Ligi’nde oynamayı düşlüyorlardı. Küçük kulüp olduğunu kabul edenlerse yalnızca asansör kulüp olarak tabir edilen ve Bundesliga 1 ve 2 arasında gezinen kulüplerdi…

Son noktada, federasyon payı çıkıldıktan sonra anlaşmanın ana hatları şöyle: Ülke dışı yayınların geliri Bundesliga 1’in. Ülke içi yayın gelirinin %80’i 1’e, %20’si 2’ye. Bundesliga 1’de en çok kazananın en az kazanana oranı 2, Bundesliga 2’de 2,25.

6012397855_bc0803b50b_o

Önce tribün

Almanya’da tarihsel köklerinde futbol, kâr amacı gütmeyen bir sektördü. Ancak zamanla yeniden yapılanma, profesyonelleşme ve ticarileşme geldi. Kulüplerin organizasyonel yapıları ve karar mekanizmaları da bu çerçevede değişti. Kendi özgün yöntemlerini geliştirdiler. “Uçucu” olarak tabir edilebilecek TV izleyicisi yerine “kalıcı” olarak nitelendirilen tribündeki kitleye yoğunlaşarak büyüme stratejisini seçtiler ve futbolun “alım gücü olanın” değil “tüm toplumun” ortak malı olarak kalmasını sağlamanın anahtar olduğu ilkesiyle hareket ediyorlar.

Temel sorunları, ülke dışı yayın gelirlerinin düşüklüğü. Bu alanda hatanın kendilerinde olduğunu, bu konuda çalışmalara 2000’lerin ikinci yarısında başlamanın çok büyük bir gecikme olduğunu kabul ediyorlar ve aradaki farkı kapatabilmek için çabalıyorlar.

bundesliga tablo

İngiltere 

Futbolun lokomotifi İngiltere birçok konuda olduğu gibi havuz sisteminde de öncü

İngiliz kulüpleri, 80’lerin başlarındaki krize kadar futbolun televizyonda canlı yayınına taraftar değildiler. Ekonomik kriz, tribünlerdeki şiddet gibi faktörlerin etkisiyle seyirci sayısının ve dolayısıyla gelirlerin eriyince kulüplerde profesyonel yöneticilerin gerekliliği ortaya çıktı. 82’de federasyon, her kulübe bir profesyonel yönetici çalıştırma izni verdi. Ancak, Tottenham için bu da yeterli değildi ve 1983’te federasyonun kısıtlamasından kaçmak için farklı bir yol buldular: Borsaya açılmak. Onları diğer kulüpler izledi ve profesyonel yöneticilerin sayısı arttı. Kulüplerin borsa performansları, Manchester United dışında hiç başarılı değildi ama en azından federasyonun kısıtlamasının kalkması sağlandı. Birer ikişer borsadan çekildiler.

1983, yıllık 3 milyon sterlin karşılığında kulüplerin yayına izin verdiği yıl oldu. Bu para, tüm liglerdeki 92 kulüp arasında eşit paylaşılacaktı. 30 yıl sonra bunun 600 katını göreceklerini tahmin eden muhtemelen yoktu, 86’da yayın gelirine zam istediklerinde dönemin düopolü BBC-ITV’den 6 ay boykot yediler. Ama en azından televizyonun seyirciyi statlardan çalacağı endişeleri gerçekleşmedi, tersine yayınlar adeta futbolun bedava reklamıydı. Özellikle 90’lardan itibaren seyirci ilgisi iyice canlandı.

90’ların başında ligin o dönemdeki 5 büyüğü olan Arsenal, Tottenham, Liverpool, Everton ve Manchester United seslerini yükselttiler. Yayınların %40’ında onlar vardı ama para, profesyonel liglerdeki 92 kulübe eşit dağıtılıyordu. Bu şikayete katılan başka kulüpler de oldu. Federasyonun, yayın ve sponsorlukların pazarlanmasında yetersiz kaldığı bir başka eleştiriydi. Aynı dönemde televizyon devlet tekelinden çıkmış, özel kanallar kurulmuş, uydu yayını sayesinde abonelik sistemi gelişmeye başlamıştı.

İngiltere'de kulüpler yayın gelirlerinin %30'unu tesis yatırımına harcamak zorunda. Halı gibi zeminlerin sırrı da burada.

İngiltere’de kulüpler yayın gelirlerinin %30’unu tesis yatırımına harcamak zorunda. Halı gibi zeminlerin sırrı da burada.

Sistem yaratmak

17 Temmuz 1991’de kulüpler, kendi aralarında ön anlaşmayı imzaladılar. Diğer ülkeler titizlikle incelenmiş, oralardaki doğrulardan ve yanlışlardan dersler çıkarılmıştı. Mesele sadece para değildi, Premier League futbol için yeni bir standart vaadediyordu ve kulüpler bu standartlara uymak zorundaydı. Aksi takdirde lige giriş vizesi alamıyor veya ligde devam etmelerine izin verilmiyordu. Maç ve yayın saatlerinin, alt ligler başta olmak üzere seyircinin tribünler yerine televizyona yönelmesini teşvik etmeyecek şekilde dikkatle düzenlenmesi gerekiyordu. 20 Şubat 1992’de kulüpler federasyonla tüm düzenlemelerde uzlaştı ve Premier League 27 Mayıs 1992’de federasyondan ayrılarak, federasyonun merkez binasındaki bir ofiste resmen kuruldu. İlk yayın anlaşması 5 yıllıktı ve yılda 38,2 milyon sterlin ödenecekti.

Sonra çığ gibi büyüdü. Anlaşmayı yapan Sky da turnayı gözünden vurmuş, sadece birkaç ayda 1 milyon abone barajını geçmişti. Şu anda yıllık gelir 1 milyar 809 milyon sterlin. 2016-19 döneminde yalnızca ülke içi yayınlardan 1 milyar 780 milyon sterlin elde edilecek. Ülke dışı yayın geliri de aynı oranda artarsa; 83’teki ilk yayının 1000 katı, 92’deki ilk anlaşmanınsa 80 katı olan yıllık 3 milyar sterlin barajı aşılacak.

Premier League, federasyona bir ödeme yapmıyor. Sistem, arada federasyon olmadan doğrudan ödeme yapmak üzerine kurulu. Ligin dışına yaptığı ödemeler oldukça büyük ve çoğu 92’de federasyonla yapılan anlaşmaya dayanıyor.

Dev katkı

Konferans ligi kulüpleri dahil, alt liglerdeki tüm kulüplere yayınlardan pay doğrudan aktarılıyor. Championship, League 1 ve League 2 kulüplerinin altyapıları için ödenekler de öyle. Amatör futbol için yaptıkları yıllık harcama, Spor Bakanlığı’nın harcamasından fazla. Örneğin 2013/14 sezonunda ülkede gençler için 28,4 milyon sterlin ödenerek 224 çim, 52 tane de 3G suni çim saha yaptırıldığı ve 3255 okulda 48825 öğrenci için futbol malzemeleri dağıtıldığı açıklandı. Ayrıca Futbolcular Birliği, Hakemler Birliği ve Menajerler Birliği’nin yanı sıra Taraftarlar Birliği ve Kick It Out gibi sivil toplum örgütlerine de maddi kaynak sağlanıyor.

Her sezon sonunda yayınlanan raporlarda kamuoyu ile paylaşılan ödemelerin, paraşüt ödemeleri ile birlikte yayın gelirine oranının %24’e kadar çıktığı oldu(2014). Tüm bu rakamlara ligin resmi sitesinden ulaşmak mümkün. Kulüplere, net yayın gelirinin %76’sı ile %81’i arasında değişen bir miktar kalırken %19-24 arası ellerine geçmiyor. Kulüpler Birliği usulü hesaplarsak, net gelirden kulüplerin kasasına girmeyen oran %23,5 ile %31,5 arasında değişiyor. Türkiye’de ise yalnızca TFF’nin aldığı pay var.

Premier League kulüpleri, yayın gelirlerinden elde ettikleri parayı diledikleri gibi harcayamıyorlar. Ligin kendi içinde UEFA’nın FFP’sine benzer bir uygulaması var. Yayın gelirlerinin en fazla %70’i oyuncu maaşları veya transferde kullanılabiliyor. Kalan %30’luk kısım tesisler(altyapılar, zemin bakımı, veya zeminler ya da zemin), vergi gibi diğer alanlarda kullanmak için ayrılmak zorunda. Yalnızca lige o yıl yükselmiş kulüpler bu kuraldan istisna tutuluyor.

ingiltere

Paraşüt ödemesi nedir?

Paraşüt ödemesi sistemini ilk uygulayanlar da İngilizler. Premier League’den Championship’e düşüş, ani ve büyük bir gelir azalışı demek ancak süren sözleşmeler nedeniyle giderlerde o derece hızlı indirim mümkün değil. Oyuncuların hepsi tek transfer döneminde elden çıkarılamıyor.

Toplamda oranı %7-9 arasında değişen paraşüt ödemeleri, başladığından beri tartışma konusu. Bu ödemenin gereksiz olduğunu savunanlar da var ama tartışmanın döndüğü asıl nokta ödeme miktarı. Temel eleştiri, ödenen rakamların Championship’te haksız rekabete yol açacak düzeyde yüksek olduğu. Paraşüt ödemelerinin düşürülmesi ve Premier League yayın gelirlerinden Championship kulüplerine aktarılan rakamın yükseltilmesi gerektiği savunuluyor. Lig yönetimi ise bu eleştiriyi kısmen dikkate alarak süreyi 2 yıldan 3 yıla çıkardı ve aradaki yıllık farkı biraz eritmiş oldu.

Premier League’de kulüplere ülke içi yayın gelirinin yarısı eşit dağıtılmakta. Ülke dışı gelirlerinse tümü eşit olarak dağıtılıyor. Düşen kulübe, bu iki “eşit pay”dan alacağı paranın 1,5 katı ödeniyor. Başlangıçta 2 yılda ödeniyordu, bu geçiş döneminde 4 yıla yayılıyor(%40, %30, %15, %15). Yeni ihaleyle birlikte paraşüt ödemeleri süresi 3 yıla sabitleniyor. Toplam rakamda bir değişiklik olup olmayacağı konusunda nihai açıklama henüz yapılmadı ancak oranın değişmesi beklenmiyor.

Paraşüt ödemesi alan kulüp, yayın gelirlerinden Championship kulüplerine eşit olarak aktarılan dayanışma payından yararlanamıyor.

Zlatan Ibrahimovic

Previous:

Dosya: Zlatan Ibrahimovic

kapak

Next:

Matematiksel olarak hâlâ şansımız var

You may also like

Yorum Yap