Flamenco, tapas ve meşin yuvarlak: Bir Endülüs yolculuğu

12 Eylül of 2014

20 gün boyunca Endülüs yollarını tavaf ederken, Hayatım Futbol geleneğini göz ardı etmemiz olmazdı elbet. La Liga, yeni sezonu açarken biz de Sevilla-Valencia maçı için Estadio Ramón Sánchez Pizjuán’daydık. Hem oradan hem de yolculuktan notları aktaralım.

Yazar: Fırat Topal

twitter.com/FlyngDtchmn | firattopal@hayatimfutbol.com | 12.09.2014

Endülüs sevilmeyecek memleket değil. Kültür mirası desen kültür mirası. İspanya’da uzun süre var olan Müslüman devletlerinin bıraktığı eserler hala İspanya’nın en ünlü mimari başyapıtları arasında sayılıyor. İspanyolların beyaza boyanmış evleriyle dolu köyleri, nam-ı diğer Pueblos Blancos da bu mozaiği tamamlamış. Damak tadı deseniz damak tadı. Tapas kültürü bile başlı başına tecrübe edilmesi gereken bir yolculuk iken yanına bu kültürün açılımları olan yemekler, olmazsa olmaz sangria, şarap ve kaynağı bölgenin ta kendisi olan sherry de ekleniyor. Eğlence deseniz eğlence. Flamenco geceleri, sabahın erken saatlerine kadar süren sohbetler ve tavernalar. Deniz ve kum deseniz Costa del Sol’un irili ufaklı bir dolu plajı ve üzerine turistik Malaga, sörf cenneti Tarifa ve evladiyelik şehir Cadiz. Doğa deseniz, Sierra Nevada dağları ve çevresindeki doğal parklar birer flora-fauna geçiti. Kısacası Endülüs büyük şehirlerinden irili ufaklı köylerine, dar sokaklarına (evet geldi yine insanımızın dar sokak fetişizmi), yemeklerine ve gece hayatına kadar hemen herkesin ziyaret etmesi gereken bir coğrafya. Tabii işin yeşil sahalardaki mücadele yönünü de atlamayalım. Zira Endülüs, La Liga’ya en çok takım veren bölge. Malaga, Sevilla, Cordoba, Granada ve Almeria’nın takımları ligde mücadele ediyor. Biz de bu şehirlerden 4’ünü ziyaret ettik ve son 10 sezonda 3 Avrupa Ligi şampiyonluğu kazanan Sevilla FC’nin ligin ilk haftasında Valencia ile oynadığı mücadeleyi yerinde izledik. Kısa bir Fas yolculuğu da yazının bonusu ve hatta başlangıcı olsun.

Başlamadan önce bir açıklama yapalım. Başta İspanyollar ve Avrupanın geri kalanı Kuzey Afrika’da yaşayan, 700’lü yıllardan 1400’lerin sonuna kadar İber Yarımadası’nda hüküm sürmüş müslümanlar için “Moors” ifadesini kullanıyorlar. Bu terimin Türkçede tam bir karşılığı yok (zaman zaman “mağribi” kelimesi kullanılıyor ama bu da aslında özelde Kuzeybatı Afrika için kullanılan bir terim ve, burada yaşayan halk Avrupa’ya geçip 700 yıl boyunca çok çeşitli devlet ve devletçikler kurduklarında farklı unvanlar kullanmışlardır). Dolayısıyla biz de zaman zaman bu genel ifadeyi, yeri geldiğinde o bölgede kurulmuş devletlerin isimlerini kullanacağız.

Fas demek “kardaş” demek

Arap Baharı döneminden çok kısa süre sonra Mısır’a gittiğimde “nereden geliyorsun?” sorusuna duruma göre “Hollanda”, duruma göre “Türkiye” diyordum ve her Türkiye dediğimde “ooo Hasan Şaaaaş, yavaş yavaş” karşılığını alıyordum. Sonra kimin söylediğini hatırlamıyorum ama “Yavaş Yavaş Hasan Şaş”ın Mısır’da el altından pazarlanan çok ünlü bir porno film olduğu yönünde rivayetler bile duydum, ama hala kesin bilgi değil, yaymayın. Neyse, Fas’a İspanya’nın “sayfiye şehri” Tarifa’dan feribotla geçiyoruz. Tarifa tam bir sörfçü cenneti. En bilinen caddesinden yürüdüğünüzde dükkanlar dalış, sörf ve deniz sporları malzemelerinden geçilmiyor. Tanca (Tangier) ise 2015 Afrika Uluslar Kupası’na ev sahipliği yapacak şehirlerden birisi ve Fas 2. Ligi olan Botola 2’de de IR Tanger takımıyla temsil ediliyor. Aynı zamanda ünlü gezgin Ibn Battuta’nın da doğum yeri. Bizi gururlandıran ise, feribotta satılan envai çeşit biranın arasında parlayan ve “Akdeniz’in 1 numaralı birası” sloganıyla arz-ı endam eyleyen Efes Pilsener kutuları.

cebelitarik arkada stadyum

Şehre ayak bastığımızda, bize şehri gezdirme (aslında camiinin ve çarşının nerede olduğunu söyleyerek parayı cukkalama) amacıyla yanaşan gence  Türkiye’den olduğumuzu söylüyoruz ve anında “oooo kardaş Galatasaray, here everyone loves Drogba” cevabını alıyoruz. Hemen bizim bunak Hıncal’ın lafları geliyor aklıma…. “Sahra çöllerindeeeen, Amazon ormanlarınaaa, Sibirya steplerindeeeen, Hawaii sahillerineee Türkiye dedin mi, Galatasaray 11’i sayılır Haşmet”…Çarşıya girdiğimizde satılan onca “çakma” formanın arasında Atletico Madrid ve “Turan” formasını görünce nedensiz gururlanıyoruz tabii. Bu arada Kolombiya’da bu kadar çok James Rodriguez forması satılmıyordur onu da belirteyim. Beyaz fanilanın önüne Real Madrid amblemini basıp arkaya James’i yazan tezgahı açmış durumda. Tanca, Tangier-Tétouan eyaletinin de başkenti, ama futbolda eyaletin yıldızı, kırmızı-beyazlı renkleriyle geçtiğimiz 3 sezonda 2 Fas şampiyonluğu kazanan Moghreb Athletic de Tétouan. Birçok dükkanda kulübün amblemi ve bayrağını görüyoruz, hatta kasap, manav, berber, bakkal gibi küçük esnafın, bizde de 80 ve 90’larda zirvesini gören “şampiyon takımınızın posteri yarın gazetenizle bedava” geleneğini devam ettirip Moghreb Tétouan’ın posterini arkalarına asmalarına da şahit oluyoruz. 6 günlük Fas gezimizin zirvesi ise 109 kilometre uzaktaki, mavilere bezenmiş Chefchaouen köyü. Rif Dağları’nın arasında konuşlanmış, peri masallarından fırlamış gibi duran bu köyden, 2 Euro’ya Raja Casablanca atkısını bavula atıp Endülüs Diyarı’na geri dönüyoruz. Birkaç saatliğine Cebelitarık’a uğrayıp, Euro 2016 elemelerinde ilk kez görücüye çıkacak ulusal takımın formasını sırtımıza geçirip yola devam ediyoruz. Cebelitarık’ı beklediğimizden iyi bulduğumuzu söylemeliyim. Hayatınızı İspanyol kültürüne emanet etmişken, bir anda yürüyerek sınırı geçip, bir ucundan diğer ucuna yürüyerek 35-40 dakikada bitirebileceğiniz bir ülkede Irish Pub ve Fish and Chips kültürüne geçiş yapmanız hoş bir tat bırakıyor insanda.

Beni Sevil Berberi’ne emanet ediniz

Şimdi efendim, ünlü Sevil Berberi, İtalyan opera yazarı Gioachino Rossini tarafından yazılan ve sahnelenen bir eser olsa da, aslında Fransız oyun yazarı Pierre Beaumarchais tarafından 18. yüzyılda yazılan aynı isimli eserden uyarlanmıştır. Oyun Sevilla’da geçen bir komedidir ve o yıllarda sahnelenen en başarılı müzikal komedilerden birisi olarak bilinir. Gerçi bugün Sevilla dediğinize aklınıza berberler değil; flamenco, şehrin her yanına yayılmış tapas restoranları ve Muvahhidler tarafından yapımına başlanıp, İspanyollar tarafından tamamlanan ihtişamlı Sevilla Katedrali geliyor. Sevilla Katedrali’nin simgesi La Giralda, 14 yıl süren bir proje sonucu, 1198’de Muvahhidler döneminde bitirilen bir minareymiş aslında, ancak Hristiyanların, İber Yarımadası’nı Müslümanların elinden kurtarma seferlerini (Reconquista) izleyen dönemde yapılan katedralin bir parçası haline gelmiş ve restorasyona uğramış. Belirtelim, bu dönemde İspanyol hristiyanlarının, sırf toprakları yeniden fethettikleri için restorasyona girişip ellerine yüzlerine bulaştırdıkları bir sürü İslam mimarisi eseri var.

Temmuz ve ağustos aylarında Endülüs’e giderseniz, karşılaşacağınız manzara hep aynı. Maazallah düşüp ölseniz, cesediniz bulunana kadar türbeniz yapılır. Sokaklarda 5-10 dakika boyunca tek bir insana rastlamadan yürüdüğünüz oluyor. Zira İspanyollar yaz oldu mu güney sahillerindeki evlerine kaçıyorlar. Sıcaklık gölgede 35, akşam üzeri 40, gece 12’de 30 derece. Yazlık edinmek çalışan kesim için çok zor değil İspanya’da. Normal, sahil bölgelerinde 3 yatak odalı evler 60 bin euroya satılıyor, ekonomik kriz ülkeyi bir vurmuş ki fena vurmuş. Bizden para isteyen insanlar, İngilizceleri olan, ev kredilerini ödeyemedikleri için evlerinden atıldıklarını ve parklarda yattıklarını söyleyen eğitimli insanlar, sokaklar ellerinde CV ile dükkan dükkan dolaşıp iş arayan insanlarla dolu. Hatta şöyle diyeyim, o beğenmediğimiz Fas’ta, İspanya’dan daha az dilenciyle karşılaştık. İşi olan veya o aylarda İspanya’da kalanlarsa meşhur”siesta” zamanı, genelde saat 16:00-20:00 arasında dükkanı kapatıp gidiyor. Restoranların, kafelerin % 75’i, kapalı, açık olanların da tümünde mutfak kapalı, sadece meze satıyorlar. Anlayacağınız o aylarda, öğle saatlerinde hayat yok hükmünde. Saat 21:00 olduğunda ise insanlar evlerinden çıkmaya başlıyorlar. Gece hayatı ise saat 23:00’te yavaş yavaş başlayıp, gece yarısında ancak hızlanıyor. Dolayısıyla biz de Sevilla-Valencia maçı için Estadio Ramón Sánchez Pizjuán’ın yolunu tuttuğumuzda, sokaklarda pek kimse ile karşılaşmadık.

Ramón Sánchez Pizjuán Stadyumu şehir merkezinden 30-40 dakikalık sıkı bir yürüyüşle ulaşabileceğiniz bir stadyum. Taksiye binerseniz de en fazla 6-7 euroyu cebinizden verirsiniz ve tabii stadyumun çok yakınına giden, şehrin merkezinden sadece 2 durak ötede metro seferleri de mevcut. Stadyumun ön cephesi gayet hoş tasarlanmış ve ana girişin üstünde seramiklerle oluşturulmuş bir kompozisyon var. Tribünlerde oturduğunuzda da modern bir stadyum havası veriyor, ancak 57 yıllık bir stadyum olduğunun polis kontrolünden geçip koridorlarına geçtiğinizde anlıyorsunuz. Bu arada polis kontrolü dedim ama, hayatımda üstünkörü polis kontrolünü görmüştüm (birçok Kuzeybatı Avrupa ülkesi), polisin arama yaparken ezilip büzüldüğü ülkeyi görmüştüm (Japonya) ama hiç arama yapılmayan stadyum ilk defa görüyorum. Hatta stadyum etrafındaki çekirdekçilerin önündeki kalabalığı görünce içimden “bozuk paraları topluyorlar herhal” diye kendimi bütün kuruyemişi almaya verdim, ama meğer o tamamen İspanyol halkının çekirdek sevdasındanmış, elde 2 kilo çekirdek, yer fıstığı ve bademle tribünleri çöplüğe çevirdim maç boyunca.

Mal da yalan mülk de yalan. Gel biraz da sen Ayala’n

Sevilla ve Valencia sahaya çıktığında baktım. Bir zamanlar şu 2 takım oynadığında Dani Alvesler, Jesus Navaslar, Luis Fabianolar, Kanouteler, Kily Gonzalezler, Mendietalar, Aimarlar, Carewler, Ayalalar resmi geçit yapardı. Şimdi sahanın en heyecan verici oyuncusu Sevilla’nın Kolombiyalı golcüsü Carlos Bacca. O da Club Brugge’dan 2 sezon önce gelmişti anlayın. Yani İspanya’nın El Clasico dışında kalan takımlarının kalibre düşüşünü şu maça bakarak anlamak çok kolay. Bu Valencia 2000 ve 2001’de Şampiyonlar Ligi finali oynamış 2002 ve 2004’de lig şampiyonu olmuştu. Aslında maçın iyi olan tarafı Valencia, hatta Sevilla hocası Unai Emery yerine hiç oturamıyor (ki genel profili de bu) ve ev sahibi takımın oyuncularına direktifler yağdırıyor. Valencia henüz maçın 3. dakikasında topun 2 yan direğe çarpıp geri geldiği çok önemli bir pozisyonu harcıyor, ardından kilidi açan Bacca’nın Sevilla kontratağı sonrası yarattığı pozisyonda topu ağlara gönderen Aleix Vidal. Devre biterken gelen golün ardından devre arasında içilen keyif biralarının sayısı da artıyor. Hazır bira demişken maçın devre arasında İspanya’nın yeme içme kültürüne de değinelim.

İspanya’nın ana yemek ve restoran kültürünü tapas ve zeytinyağı şeklinde tanımlayabiliriz. Tabii deniz ürünlerini de atlamamak lazım. Herhangi bir restoranda porsiyonlar “tapa”, “1/2 racion” ya da “media” ve “racion” olarak küçükten büyüğe sıralanıyor. Orta ölçekte bir restoranda tapa 2-2,5 euro civarında. 1/2 racion 5-6 euro racion da 8-9 euro civarı. Tabii fiyatın aşağı ve yukarı inip çıkması yaygın bir durum. Öğrenci kafelerinde bu fiyatlar daha da düşüyor. Ucuz ya da pahalı değişmeyen bir başka gerçek ise bira fiyatının hem marketlerde hem restoranlarda su ile ya aynı ya da daha ucuz olması. San Miguel, Mahou, Cruzcampo, Alhambra gibi yerli üretim biraların yarım litrelik kutu fiyatları 60-70 sent civarında. Restoranlarda da 1,5 euro. Hatta öğrenci kafelerinde, İspanyolların  “Caña” dedikleri en küçük boy bira 40 sente dahi satılabiliyor. Granada ve Almeria ise İspanya’da, sipariş verdiğiniz her bira ile bir küçük tapanın yanında verildiği tek şehirler. Yani 3-4 bardak 33’lük bira ile 5-6 euro karşılığında karnınızı doyrup masadan kalkmak mümkün. Tabii masaya oturur oturmaz size ikram edilen yeşil zeytin tabağı ve krakerler de işin olmazsa olmazı. Bir diğer konu da deniz ürünleri elbet. Özellikle karides ve kalamar Endülüs mutfağının değişmez abur cuburları. Kızartma veya güveç usulü servis edilebiliyor isteğe göre. İspanya’nın en bilinen tatlısı ise churros denen, yağda kızartılan ince uzun bir hamur tatlısı. Bizim tulumba ile karşılaştırıldığında sınıfta kaldığını rahatlıkla söyleyebilirim. İspanya’nın damak tadımıza kattığı 3 yeni lezzet ise, şarap-meyve suyu karışımı olan ve mutlaka buzla içilen Tinto de Verano,  kek dilimleri şeklinde servis edilen, yumurta ve patatesten yapılan Tortilla de Patatas ve benim favorim, sarmısak, ekmek ve domates karışımından yapılmış, içine rendelenmiş jamon serrano ile servis edilen salmorejo.

cordoba bridge 

Elde patlayan Joker

İkinci yarıda kayda değer 2 olay var. Valencia’nın sezon başı Racing Club’dan transfer ettiği 20 yaşındaki Rodrigo De Paul’un, 66’da oyuna girip, 67’de golün sahibi Vidal’a attığı dirsek sonucu kırmızı kart görmesi ve Valencia’nın 10 kişi kaldığı anda maçın koptuğu düşünülürken Cezayir ile iyi bir Dünya Kupası geçiren Sofiane Feghouli’nin oyuna girmesiyle rakip kaleye yüklenen konuk ekibin 87’de golü bulması. Golü atanın 83’te oyuna giren Arjantinli sol bek Lucas Orbán olması da ilginç bir hikayeye götürdü bizi. Valencia’da gün boyu 2 Arjantinli yeni transfer oyuna girmiş oldu ve bunlardan birisi girişinden 1 dakika sonra oyundan atılırken diğeri girişinden 4 dakika sonra takımına 1 puanı getiren isim oldu.

Stadyumdan ayrılırken gözümüze çarpan elbette Sevilla’da gece hayatının yeni başlıyor olması. Saat 23:30 suları ve şehrin yarısı ancak sokaklara dökülüyor. Bizim için ise ertesi gün, Endülüs Emevi Devleti’nin mirasıyla dolu Cordoba yolculuğu görünüyor ufukta. 2 gün sonra Cordoba’daki otelimizde, otelin sahibinin damadı ve aynı zamanda resepsiyonist olan Antonino’nun büyük katkılarıyla maçı internet üzerinden izliyoruz, zira şehirdeki tek Türk dönercisi “Hût”, mesele siesta olunca İspanyollaşmış, hava kararana kadar dükkanı açmıyor. Antonio, odamızda Wi-fi çekmeyince resepsiyondaki bilgisayarın ekranını bize tahsis ediyor. aynı gün takımı Cordoba Real’e mağlup oluyor, Galatasaray da penaltılarla kaybedince, kendimizi cipse ve kuruyemişe veriyoruz. Neyse ki ben Volkan’ın acaip hareketi sonrası kendisinden gelen “why did he do that?”, yani bir nevi”sebebi neydi ki?” sorusuna “this is volkan my friend, you do not ask, I do not say”, yani bir nevi “ne sen sor ne ben söyliyim arkadaşım” şeklinde cevap veriyorum da konu marka değerine, tüpçüye, derbilerin derbisine falan gelmiyor yırtıyoruz.

El Hamra kapak

Pilar, kalbim sende kaldı

Cordoba’dan sonraki durağımız Antequera ve ardından da Granada. Moor döneminde kurulan Gırnata Emirliği’nin hükümdarı Muhammed Ben El-Ahmar tarafından yaptırılmış  El Hamra Sarayı’nın ihtişamı ve flamenco geceleri ile selamlıyoruz şehri. Burada flamenco demişken özellikle Pilar Morilla Fajardo adını anmadan geçemeyeceğim. Le Chien Andalou adındaki, turşu kavanozu büyüklüğündeki barda öyle bir performans gösteriyor ki, bu ihtişamlı kadın içerideki herkesi hipnotize ediyor adeta. Hatta performansa kadar yarım saat boyunca elinde birayla İngiltere’deki zirzopluklarını anlatan hiperaktif-zayıf-yaşlı bile Milyarder filminde hipnotize olmuş Mesudiyeli Mesut’a dönüyor. Bir gün yolunuz bu şehre düşerse gözünüz kapalı gitmenizi tavsiye ediyorum. Kendisi aynı zamanda Granada’nın önemli flamenco öğretmenlerinden birisi.

Malaga’ya dönüşümüzde son futbol maceramız ise Real Madrid-Real Sociedad maçı. Ucuz menülerinden tutun da (buz kovası içinde 5 şişe bira 3 euro), mekana gelmiş ünlülerin fotoğraflarının sergilendiği duvarları ve bir sokakta 3-4 ayrı mekanda açılmasına kadar Bambi Büfe’nin İspanya versiyonu diyebileceğimiz Tragatapas’ta maçı İspanyol “kahve amcaları ve dayıları” ile beraber izliyoruz. Arkamızda oturan 60’lık Real Madrid sevdalısı dayı maçın başında Ancelotti’nin takımı 2-0 öne geçince ısmarlıyor biraları, ısmarlıyor XXL hamburgeri, ısmarlıyor tavada kalamarı. Sonra San Sebastianlı gençler o bifteği midesine oturtuyor tabii. Sociedad’ın 3. golü de gelince bizimki hesabı isteyip hesap gelene kadar Casillas’a yükleniyor, ne dediğini anlamıyoruz ama ses tonu ve saydırmasından “Iker bi topu da çıkar Iker” dediğini tahmin edebiliyoruz. Sociedad 2-0’dan dönüp 4-2 alıyor maçı. Biz de 2 gün sonra uçağa atlayıp Hollanda’ya dönüyoruz.

Yazıyı kapatırken Yahya Kemal Beyatlı’nın dizelerine kulak vermekte fayda var. Alnında halka halkadır âşüfte kâkülü,  göğsünde yosma Gırnata’nın en güzel gülü, altın kadeh her elde, güneş her gönüldedir, İspanya varlığıyle bu akşam bu güldedir, gözler kamaştıran şala, meftûm eden güle, her kalbi dolduran zile, her sîneden: ‘Ole!’…Yaa dostlar haybeye Dört Aruzcular kulübüne girilmiyor…

ilk yari

 
kapak

Next:

Geleneksel İngiliz Yemeği

You may also like

Yorum Yap