Geleneksel İngiliz Yemeği

13 Mart of 2015

İngilizler son bir yıl içinde zorlama da olsa “Traditional English Food” şeklinde bir konsept geliştirip bütün geleneksel mekanlarda standardize edilmiş bir menu eşliğinde sunmaya başlamışlar. Menüde et, patates ve bu ikilinin farklı kombinasyonları ile versiyonları yer alıyor, ha bir de bezelye türevleri. Ada’nın futbol sahalarındaki lezzeti tadanlar için fazlasıyla zayıf bir menü, hele ki Championship’in bol çeşitli, sürprizli, kalabalık menüsü ile kıyaslandığında

Yazar: Ebubekir Kaplan

ebubekirkaplan@gmail.com | twitter.com/ebekr

Futbolun beşiği kabul edilen Ada’ya seyahat edip de futbol maçı izlemeden dönmek çok da kabul edilebilir bir davranış değil futbolu sevdiğini iddia eden birisi için. Biz de bu düstur doğrultusunda bir maç seçip seyahatimizin hakkını verelim istedik. Kraliçe’nin başkenti Londra’nın her köşesinde izlemeye değer, hikayesi bol bir maç bulmak mümkün. Hafta sonu Londra’da oynanacak maçları önümüze koyduk, elemeye başladık ve sonunda tercihimizi -bu kez biraz daha kalender davranarak- Fulham’dan yana kullandık. Londra’nın kalbur üstü Premier League takımları ve onların modernize edilmiş stadyumları artık sıradanlaştılar ama Fulham öyle değil, hala mütevazi stadı Craven Cottage’da maceralarla dolu varlığını nostaljik esintilerle sürdürmeye devam ediyor. Nitekim bu özel stadın adı da 18. Yüzyılın sonlarında yaşamış Lord Craven’ın hala tribünlerin köşesinde korunan sayfiye evi şeklinde tabir edebileceğimiz “cottage”ından geliyor, boşuna macera demiyoruz yani.

Fulham semti Londra’nın güneybatısında, Chelsea ile Hammersmith arasında yer alıyor, Kensington ve Chelsea ile birlikte emlak fiyatlarının uçuşa geçtiği Londra’nın Nişantaşıvari semtlerinden biri olarak tanımlamak mümkün. Kings Road’un da başlangıç noktası kabul edilir ki bu da aynı şekilde bir Nişantaşı nişanesidir.

Bu zengin ama alçakgönüllü semtin en ünlü takımı Fulham FC’nin tarihinde çok fazla zirve yok ama hep bir hareket var, Londra’nın en eski futbol kulübü olmasının yanında  yabancı sermayenin de her zaman ilgi odağı olmuş bir kulüp. Prenses Diana’nın kabul görmemiş kayınpederi El-Fayed’in bir dönem kulübün sahibi olması da tarihteki önemli bir ayrıntı tabi. 2000’lerin başından itibaren Premier League’de El-Fayed’in de desteğiyle kalıcı bir yer edinen, 2010’da Kupa2’de finale çıkıp Atletico’ya kaybeden takım sonrasında el değiştiriyor ve Pakistanlı Khan’ın himayesine geçiyor. Geçtiğimiz sezon da yaptığı garip transferler ve aynı gariplikteki hoca tercihleri sonrası tekrar 2000 öncesi dönemlerine, Championship’e geri dönüyor. Şu anki görünüm itibariyle de tekrar yukarıya çıkması bir süre pek mümkün görünmüyor.

Cem Uzan > El-Fayed

Fulham takımının bizim ülkede karşılığı olabilecek takım bana gore İstanbulspor, sadık taraftar sayısı dışında neredeyse her konuda ortak yanları var. Büyük şehrin nisbeten küçük takımı, işadamlarının elinde sıçramalar yapmış, geri düşmüş, sempatiyle bakılmış, alternatif olmuş kendi halinde bir takım. Hal böyle olunca maça giderken giymem gereken formayı da İstanbulspor forması olarak seçiyorum.

2

Yeraltından Notlar

Evet artık maç gününe geçelim.

Pazar günü erkenden kentin en güzel kahvaltı mekanlarından birinde karnımızı doyurma niyetiyle güne başlıyoruz. Londra’da özellikli bir mekana girebilmek için mutlaka sıra beklemeniz gerekiyor. Bu sıradan kurtulmanın tek yolu mekanın prime time saatleri dışında oraya uğramak. Kahvaltı mekanına ogleden sonra gitmek gibi mesela, bizim öyle bir lüksümüz yok, gitmemiz gereken bir maç var. O yüzden sıraya girip Brit gibi takılıyoruz yarım saat kadar. Sonrasında kahvaltı menümüz de pancake ve benzer Brit seçeneklerinden oluşuyor haliyle. Masada uzun uzun oturup “şefim bizim çayları tazeler misin” deme lüksümüz yok çünkü bizden sonra yerimize oturmak üzere bekleyen onlarca insan var hala sırada, vicdan sahibi Ortadoğu insanlarıyız, sohbeti kısa kesip kalkıyoruz. Londra’da nereye gitmek isterseniz isteyin, imdadınıza yetişen raylı bir araç mutlaka vardır. Hele ki Fulham gibi merkezi bir yere gidecekseniz metro en ideal seçenektir. Öyle yapıyoruz nitekim. Neredeyse son bir yıldır hafta sonları bazı hatlarda geçici çalışmalar yapılıyor, istikametimizde de bunlardan bir tanesi var, 3 aktarma ile yaklaşık 45 dakikalık bir yolculuğun ardından London Bridge’den Putney Bridge’e ulaşmış olmayı umuyoruz.

Hafta sonları Londra’nın yeraltı hatlarında çok sayıda taraftar trafiği oluyor. Her kesişim istasyonunda farklı bir taraftar grubuna rastlamak mümkün. Herhangi bir şiddet olayına şahit olmadık ama insanın olduğu yerde şiddet her zaman ihtimal dahilinde, gereksiz bir Batı güzellemesine girmenin lüzumu yok. Hava soğuk olduğu için formalı insan görmüyoruz çok fazla, formasını göstermek için montun üzerine forma giyen marjinal bir tiple de karşılaşmadık ancak bulunduğumuz trende taraftar tipli çok sayıda insandan oluşan bir grup var bunu anlayabiliyoruz, taraftar tipi diye de bir gerçek var bu arada, biz de yılların tecrübesi sayılırız, ilk görüşte teşhis ettik kendilerini. Bu gruba biraz yaklaşınca Cottage’a doğru gittiklerini anlıyoruz konuşmalardan ve sohbete yanlıyoruz ufaktan. “Evet biz de bugünlük Fulham taraftarıyız” gibi talihsiz bir açıklama yapıyorum, stada giden herkesin Fulham lehine saf tutacağını düşünerek. Manalı gülüşmeleri görünce biraz geriliyorum ama Nottingham Forest taraftarı olmadığım sürece sıkıntı olmayacağını söylüyor gruptan birisi. Derby taraftarları olduklarını farkettiğim an tam da bu aralar. Brian Clough’u mu paylaşamadılar acaba diye geçiriyorum içimden, lafı fazla uzatmaya gerek yok bu dakikadan sonra diyerek yavaş yavaş vagonun diplerine doğru ilerliyorum.

9

Road to Craven Cottage

Putney Bridge’de trenden iniyoruz, maçın başlamasına yaklaşık bir buçuk saatlik bir zaman dilimi var, 15 dakika kadar yürüme mesafemiz olduğunu da göz önünde bulundurarak Cottage’a doğru ilerlemeye başlıyoruz. İstasyon civarında kalabalık oluşmaya başlamış, güvenliği sağlamak üzere de 2 atlı polis göze çarpıyor, İngiliz atlarının her birinin bizim TOMA büyüklüğünde olduğunu göz önüne alırsak caydırıcı olduklarını söyleyebiliriz. Stadyuma giderken sadece bir tane pub gözümüze çarpıyor, taraftarların çoğunlukta olduğunu söyleyelim, dışarıdan çekingen tavırlarla çektiğimiz fotoğraflara gülümseyip poz verdiklerini gördükten sonra bir kaç poz daha almaya cesaret ediyor ve yola devam ediyoruz. Londra’da bir yere gitmek istiyorsanız oraya giden bir tren vardır demiştik, yürüyerek bir yere gidecekseniz de mutlaka bir parka uğramak zorundasınız, biz de istasyondan stadyuma giden yolda doğal olarak bir parka uğruyoruz; Bishop’s Park. Parkın girişinde İngiliz usulü atıştırmalık satan abiler var, bir nevi tükürük köfteciler, sonrasında yeşillikler arasında uzunca bir yol. Bir yanda Thames nehri, bir yanda Fulham’ın muntazam konutları. Beşiktaş Çarşı’dan İnönü’ye giden yolun trafiğe kapalı olduğunu ve park olarak kullanıldığını düşünün, işte öyle bir şey. Cottage’ın eteklerine vardığımızda geniş bir yeşil alanda hocalar eşliğinde top oynayan çocukları görüyoruz, her yaş grubundan sayısız çoçuk belki de bir gün arkalarındaki stadyumda attıkları gol sonrası ayağa kalkan Johnny Haynes tribünlerini hayal ederek topun peşinden koşturup duruyorlar. “Bir ikisinin adını öğrensem de ileride yıldız olurlarsa -bu çocuğu ben keşfettim- hikayelerini anlatsam” şeklindeki teklifim komik karşılanıyor, bence çok mantıklıydı…

4

Fulham’ı bilenler için söylüyorum; nehir tarafındaki kale!

Artık Craven Cottage sınırları içerisindeyiz, maçın başlamasına yaklaşık bir saat var ve her iki takım taraftarları da tribünlerin sırtlarında maç saatini bekliyorlar. Kalabalığın arasından geçip internet üzerinden aldığımız biletlerin teslim edileceği bankoya geliyoruz. Biletimiz Putney End’den, stada adını veren yapının (cottage) hemen yanında, rakip taraftarla bir arada oturmayı planladığımız kale arkası tribün. Bu arada bilet fiyatlarına da değinmekte fayda var, kale arkaları 25 pound, ana tribünler 35 pound dolaylarında. Standart bir şekilde uygulanan kale arkasının 2-3 katı daha yüksek fiyatlar en azından sezonun bu bölümünde Cottage’a uğramamış. Biz de bu tercihler arasından hikayesi olan tribünü seçerek maç saatini beklemeye koyuluyoruz.

Stadın ana tribünü Riverside sırtını Thames nehrine yaslamış vaziyette. Çeşitli kürek ve yelken takımları nehirde ilerlerken Fulham ve Derby taraftarları da içeceklerini bu manzaraya bakarak yudumlamakla meşguller. Stadyum içinde herhangi bir alkollü içecek satışı yok ancak stadın girişindeki satış noktalarında aynı zamanda sponsor olarak da yer alan alkollü içecek firmaları uzun kuyruklara satış yapıyor. Metroda karşılaştığımız Derby taraftarı grupla burada yeniden karşılaşıyoruz, sıcak sayılabilecek bir İngiliz selamı ile aramızdaki buzları eritiyoruz, tribünde yakın yerlerde oturacağız, daha bizden bir tabirle “yüzyüze bakacağız” olayı büyütmeye gerek yok.

Japon turist edasıyla farklı kameralarımızla Thames’e, Riverside’a arkamızı dönüp fotoğraflarımızı çektikten sonra koltuklarımıza oturmak üzere içeriye adım atıyoruz. Herhangi bir üst arama, bozuk para bağışlama, kapaksız su şişesi taşıma gibi ritüellere tabi tutulmadan yerimize geçiyoruz. Maç başlamadan 15-20 dakika once tribünlerin ne kadar dolacağını, kimin baskın olacağını anlarsınız genelde, burada da Fulhamlıların takımı kapalı gişe oynatacakları belli oluyor ancak Cottage’ı inletecek gürültünün Derbylilerden geleceği de su götürmez bir gerçek. Burada Fulham taraftar profiline biraz değinmekte fayda var, mahalle sakini, beyaz yakalı, öğrenci, futbol sevgisini belli bir seviyede tutan efendi insanlar diye özetleyebiliriz sanırım. İahim Altınsay’ın da zamanında bu grubun bir parçası olduğunu belirtirsek kafalarda biraz daha şekillenmiş olur sanırım profil. Evet; sakin Fulhamlılar, tövbekar holiganları da bünyesinde barındırdığı hissedilen Derby taraftarları, stewardlar, İngiliz tribünlerinden çıkan o bildik homurtular, gri hava, ateş tuğlaları, nostaljik tribün, Thames Nehri, yeşillikler ve uzakta belli belirsiz döndüğü hissedilen bütün Westminister bölgesinin koruyucusu London Eye… Londra’da olduğunuzu hissettirecek şeylerin neredeyse hepsi var, yağmur dışında! Oyuncuların çıkış tünelinde belirmeleri ile birlikte yağmur damlaları da çimlerin üzerine düşmeye başlıyor, yaşasın!

Putney End tribunü ile orijinal yapısı korunmuş, girişinde de adını aldığı efsanevi oyuncuları Johnny Haynes’in adını alan tribünün kesiştiği yere konumlanmış çıkış tüneli. Bulunduğumuz konum itibariyle normal bir tonda oyunculara seslensek bizi duymaları zor olmaz yani. Seslenebileceğimiz isimler arasında; eşofmanlarıyla sevdiğimiz kaleci Kiraly, Scott Parker, Bryan Ruiz, Rodallega, Dembele, Darren Bent gibi yakından tanıdığımız oyuncular var ancak oyuncuya bağırma olayını yirmili yaşların başında terkettiğimiz için seviyeli bir alkışla geçiştiriyoruz bu kısmı.

5

Yağmurlu bir günde görmüştüm seni

Maçın başlaması ile birlikte yağmur hızını artırıyor ve tribünlerin alt sıralarında yukarılara doğru minik bir hareket başlıyor. Derby taraftarlarının gerek stadın, gerekse Londra’nın atmosferiyle pek alakaları yok, tamamı ayakta ve seri bir şekilde oyunun içerisine tezahüratları ile dahil oluyorlar. Biz de bir iki kere Pınarbaşı girişiminde bulunuyoruz ama komik duruma düştüğümüzü farkettikten sonra vazgeçiyoruz bu çabadan.

Derby County Championship’te lider konumdaydı bu maça çıkarken, Fulham ise alt sıralardan kurtulma çabasında, düşme potasının biraz üzerinde tutunmaya çalışıyor. Puan durumunun aksine maça hızlı başlayan ve daha kontrollü bir oyun sergileyen taraf Fulham oluyor. Parker’ın önderliğinde kanat akınlarıyla Derby kalesine hücum eden siyah beyazlılar ilk yarıyı da organize gollerle 2-0 önde tamamlıyorlar. Maçın devre arasında çay-kahve sırası oluşuyor hemen, gerekeni yapıyor ve sıraya girip kahvelerimizi alıyoruz. İkinci yarıdan çok fazla beklentimiz yok, belki hoca kulübede bekleyen Dembele’yi oyuna sokar, biraz hareket gelir. İkinci yarı beklediğimiz gibi düşük bir tempoda geçiyor. Maçta başka gol olmuyor ama son bölümde oyuna girip bizi sebepsiz yere sevindiren Dembele’nin direkten dönen güzel bir şutu var. Maçı Fulham 2-0 kazanıyor ve lig lideri Derby ağır bir darbe almış oluyor. Bu darbenin hemen yanıbaşımızdaki taraftarlar üzerindeki etkisine bakıyoruz, Derby malzemecisi de tünelden içeriye girene kadar alkışa devam edip usul usul tribune boşaltmaya başlıyorlar. Güzel hareketler bunlar diyerek hemen “bizde şöyleydi, şurada şöyle olurdu…” mealindeki kıyaslamalara girişiyoruz.

1

Geleneksel İngiliz yemeği

Evet maçı bitirdik, veda fotoğraflarımızı da çekip dönüşe geçelim. Veda fotoğraflarında üzerimdeki formayı anlamaya çalışan iki üç ufaklığa İnternet Mahir edasıyla ülke tanıtımına girip formayı ve İstanbulspor’u anlatmaya başlıyorum, saygılı saygılı dinliyorlar sağolsunlar, onlardan da Fulham-İstanbulspor benzerliği konusunda onay alıyorum tabi, bir nevi vatandaşa sorduk klişesi, işe yarıyoe.

Ve dönüş yolu. Geliş yolunun tersi neredeyse, pek bir değişikliğe gerek yok. Kırmızı ışıkta karşıya geçen bir taraftar grubu dışında aynı süreci yaşıyoruz. Planımız Picadilly’e geçmek ve orada bir şeyler yedikten sonra biraz dinlenip gece dışarıya çıkacak enerjiyi bulabilmek. Çok farklı kültürlerin yiyecekleri ile büyümüş, onlarca farklı tadı aynı menüde bulabilen, yemek konusunda şanslı bir coğrafyadayız, bu şansın genel olarak Akdeniz’in kuzeyindeki ülkelerin tamamında olduğunu söylemek abartı olmaz. İngiltere’nin Akdeniz’e çok uzak bir ülke olduğunu konu yemeğe gelince bir kez daha anlıyoruz. Ülkenin en meşhur yemeği diye bir şey yok. Son bir yıl içinde zorlama da olsa “Traditional English Food” şeklinde bir konsept geliştirmişler ve geleneksel mekanlarda standardize edilmiş bir şekilde bu menüyü sunuyorlar müşterilere. Et, patates ve bu ikilinin farklı versiyonları ile bezelye türevleri. Sağlık olsun diyoruz tabi, ya bu menu ile idare ederiz ya da bu tercihi pas geçerek dünyanın herhangi bir ülkesinin mutlaka burada şubesi bulunan lezzetli bir restoranına gider karnımızı her şekilde doyururuz. Bu kadar rahat yorum yapabilmemizin arkasında bir doymuşluk da var tabi, Craven Cottage’ı yaşarken Ada’dan beklediğimiz lezzeti fazlasıyla aldık. Evet, biraz patates yeterli olacak gibi görünüyor.

Bir sonraki öğünde buluşmak üzere, afiyet olsun.

ramon sanchez pizjuan

Previous:

Flamenco, tapas ve meşin yuvarlak: Bir Endülüs yolculuğu

1 Edinburgh Kalesi

Next:

İnleyen gaydalar ruhumu sardı #1

You may also like

Yorum Yap