İlklerin kadını

10 Mart of 2015

Modern Olimpiyatların kurucusu Pierre de Coubertin, “Hayattaki en önemli şey zafer değil, yarıştır. Esas olan kazanmak değil, iyi savaşmış olmaktır” der. Leyla Öztürk ise bu sözün vücut bulmuş hali. Belki zaferler elde edemedi ama yarıştı, savaştı, birçok ilke imza attı. Kadınların spor yapmasına karşı olan Coubertin’i bile yanıltacak bir hikâyenin içerisinde hala

Röportaj: İlker Yılmaz

ilkeryilmaz@hayatimfutbol.com | twitter.com/ilkeryilmazz | 06.03.2015

Leyla Öztürk ismine ilk kez iki yıl önce rastlamıştık. Biraz araştırdığımızda öğrendiklerimiz bizi oldukça etkilemişti. leylaozturk.blogspot.com.tr’de onun hakkındaki satır başlarına baktığınızda aynı şeyleri siz de düşüneceksiniz. Bulduğumuz mail adresine bir posta göndermiştim. 3-4 gün sonra telefonum çaldığında karşıdaki ses adının Leyla Öztürk olduğunu söylüyordu. Gayrettepe’de keşmekeş bir İstanbul akşamında açtığım telefonda sadece tanışmakla yetinebilmiştim. Gerek benim iş yoğunluğum gerek de derginin çıkmasına birkaç gün kalması röportajı çok zor bir hale getirmişti ve yapamamıştık. Fakat iki yıldan beri de Leyla Öztürk ismi kafamdan silinmedi: “Böyle biri var ve zamanı gelince çok güzel bir iş yapabiliriz.” Bu kez kesinlikle röportajı yapmalıydım. Tekrar hakkında araştırmaya giriştim, tekrar mail adresini buldum ve postaladım. Ertesin gün ise telefonumda bir mesaj, “İlker Bey merhaba. Mailinizi aldım ancak ulaşamadım. Müsait olduğunuzda ararsanız görüşebiliriz. İyi çalışmalar dileğimle, selam ve sevgiler. Leyla Öztürk.” Akşama doğru aradım ve bu kez sözleşmeyi başardık; Salı günü uygun bir yerde, uygun bir saatte… Salı günü öğleden önce aradım, kendisi Maltepe’de ya da Kadıköy’de buluşabileceğimizi söyledi. Açıkçası kat edeceğim yolu düşündüğümde Kadıköy bana çok uygundu ama Leyla Hanımın ses tonundan “Maltepe’de yapalım” isteğini anlıyordum. Verdim kendimi yollara, 2 saat sonra Maltepe Stadı’na geldim. Benden 3 dakika sonra da Leyla Hanım geldi. Ufak bir Beşçeşmeler turunun ardından meydana geldik. Yağmur ve hafta içi olmasından mütevellit pek de kalabalık değildi ama meydan buram buram samimiyet kokuyordu. Leyla Hanım’ın neden Kadıköy’de her iki tarafın da kendini deplasmanda hissedeceği tarafsız bir saha seçmediğini, ev sahibi olup, misafiri de evinde gibi hissettirmek istediğini şimdi daha iyi anlıyordum. Kafelerden birine oturduk…

İzin isteyerek ses kayıt cihazını açtım ama konuştuklarımızı harfiyen yazmayacağımı, sadece bu kaydı dinleyip aklımdakileri not edeceğimi belirttim. Soru-cevap, soru-cevap röportaj benim pek hoşuma gitmiyor. Söyleşilerde amacım sohbet etmek, altı çizili yerleri buraya taşımak. Leyla Hanım da bunu duyunca bir “Evet ya” deyiverdi. Konuşmamız samimiyet konusuyla başladı: “Ben sosyal medyaya alışamadım. Twitter ve Facebook hesaplarım var ama pek vakit geçirmiyorum. Twitter’da sadece gündemi takip ediyorum. İnsanlar dostluklarını ve arkadaşlıklarını internet üzerinden kurmaya başladı. Görmeden, hissetmeden nasıl samimi olabilirsin ki? Oysa hayat dışarıda. Hayat kısa ve dolu dolu yaşamak gerek.” Kesinlikle haksız değil, onaylıyorum hatta ve ekliyorum; Cep telefonlarının kolay mesajlaşma teknolojileri de insanları aslında yakınlaştırırken bir bakıma da samimiyetsizleştirmiyor mu sizce de?

1Futbola geçiyoruz sonra. Soruyorum: “Artık birçok hanım futbola ilgi duyuyor. Bir kısmı maçlara gidiyor, tribün gruplarında aktif rol üstleniyor, yazılar yazıyor, yorumlar yapıyor, bir kısmı futbol oynuyor. Ama hiç kimse takım kurmayı düşünmüyor. Bu çok ütopik bir şey. Siz neden bir futbol takımı kurdunuz?” “Futbola meraklıydım ve çocukken sokakta zaten oynuyordum. İzmir’de yetiştim ve orada kadın takımları da vardı o dönemler. Fakat ailem sıcak bakmadı. Annem demokrat, babam ise despot biriydi. O dönem de kız takımlarında bazı magazinsel olaylar oluyordu. Pek tabi ki istemediler. Ben ise içimde bulunan futbol oynama isteğime bir çözüm arayışındaydım. Yeni Asır gazetesine ilan vererek bir takım oluşturmak istedim. 80 kişi başvurdu. Tüm adaylarla görüştüm. İçinde sadece futbol oynamak olan ve aileleriyle görüşmeye gelen 15 kişiyle takımımızı oluşturduk. Altay’ın renklerinden de esinlenerek takıma Beyaz Siyah Tay yani Besitay adını verdik.” 21 yaşındaki Leyla takım arkadaşlarını bulmuştu. “Bunu yaparken ailem çok destek oldu. Ama onlardan sonra da medya. Gerçekten büyük destek gördüm medyadan” diyor Leyla Öztürk. Fotospor gazetesi bir de haber yapıyor onu ve takımını. Ardından büyükler devreye giriyor, TFF de destek veriyor bu oluşuma. Takımın hem kuruculuğunu hem antrenörlüğünü hem de oyunculuğunu üstlenen Leyla Hanım öyle güzel bir takım kuruyor, öyle güzel oyunculara sahip oluyor ki ileride kendisini kadroya bile yazamıyor; “İçimde futbol oynama isteği vardı, oynuyordum da ama arkadaşlarım o kadar iyiydi ki onların lisansı çıkana kadar takımda oynayabildim, sonra kendimi yedeğe aldım” diyor.

1992’de kendi imkânlarıyla takım kuran Leyla Öztürk, Altay’da çalışıyor, İzmir Öztürkspor’u kuruyor, İzmir dışına çıkıyor Gemlik Zeytinspor Kadın Futbol Takımı’nın ve U19 kadın Milli Takımı’nın yardımcı antrenörlüğünü üstleniyor. İstanbul’a geliyor, Maltepe’ye yerleşiyor. Zeytinburnuspor, Maltepe Yalı Spor, İstanbul Kemah Spor, Maltepe Gençlik Spor ve Başıbüyükspor’da görevler üstleniyor. İstanbul’a dışarıdan gelen birçok kişi uyum sürecindeki en büyük sıkıntısını İstanbul’un samimiyetsiz ve soğuk insanlarına bağlıyor. Evet, biz İstanbullular biraz soğuğuz birbirimize. Güven eksikliği yaşıyoruz. Çok da kolay dostluklar kuramıyoruz. Fakat Leyla Hanım İstanbul’da aradığı ortamı kolay bulanlardan. Maltepe Beşçeşmeler’de çok mutlu. Buranın sıcaklığını ve samimiyetini seviyor. Belki de saatlerce yol tepmek zorunda kaldığı Zeytinburnuspor’da çalışırken yaptığı işten keyif aldığı kadar Beşçeşmeler semtinin sıcaklığı da ona yardımcı oluyor. “Maltepe’den, Zeytinburnu’na… Çok uzun bir yol, nasıl gidip geliyordunuz. Zor olmuyor muydu?” diye soruyorum: “Çok uzun bir yol tabi. 2 tren bir vapur yolculuğu. Ama insan işini sevince bunlara katlanıyor. Hiç şikâyet etmedim” diyor.

5Sadece futbol oynamak isteyen Leyla Öztürk zamanla futbolun yönetimsel bir parçası da oluyor. Aslında muhasebe okumuş, yapmak istediği meslek de havacı olmakmış. Aklında futbolun bir parçası olmak hiç de yokmuş. “Kadınlar kendilerini keşfedecek özgüvene sahip olamayabiliyorlar” diyor: “Sadece futbol oynamak istiyordum. İçimdeki bastırılmış bu duyguyu dışarı çıkarmak için çok istekliydim ve sonra kendimi buldum.” İyi ki de futbolun bir parçası olmuş. 1992’den bu yana antrenörlük eğitimlerine, seminerlerine, kurslarına büyük bir istekle katılıyor. O zamanlar şimdiki gibi bilişim gelişmiş değil, internetten antrenman metotları öğrenemiyor. Kendisine yardım eden birileri de yok. Televizyonda gördüğü futbol tekniklerini topuyla kendi bahçesinde yapmaya çalışıyor. Birçok şeyi kendi çabalarıyla öğreniyor, uyguluyor, öğretiyor. “Antrenörlük lisansı almak için başvurdum fakat alamayacaklarını söylediler. Talimatnamede kadınların lisans almasına dair bir madde yokmuş. Talimatnameyi okudum, antrenörlük için gerekli şartlara baktım. Talimatnamede kadın-erkek ayrımı yazmıyordu. Tüm şartlar benim de antrenörlük yapmam için geçerliydi. Fakat o zamana kadar hiçbir kadın antrenör olmak istememiş ki… Zar zor kendimi kabul ettirdim. Bunun mücadelesini verdim. Sadece antrenörlükte değil, her türlü yönetimsel oluşumda. Yıllarca ‘tırnaklarımla kazıyarak’ deyimi az gelir, kazıya kazıya tırnaklarımı kanatarak bir şeyler başarmaya çalıştım.”

Artık eğitimlere gitmiyor. Çünkü bir şeyler öğrenemediğini söylüyor, eğitim eksikliğinden dem vuruyor. Elindeki B lisans Leyla Hanım’a yetiyor. Daha üst lisanslar da alabilir ama tercih etmiyor. TFF’nin düzenlediği son antrenör gelişim seminerine gitmemiş. Davetiye mi gelmedi diye soruyorum: “Hayır, davetiye geldi. Gelmeseydi de her halükarda gider, oraya mutlaka girerdim. Ama gitmek istemedim. Çünkü seminerlerin eğitici bir tarafı kalmadı artık. Futbol Gelişim Direktörlüğüne gelen herkes yapıyı değiştiriyor. Hala bir politikamız yok. TÜFAD’a üye (Türkiye Futbol Antrenörleri Derneği) 18 binden fazla antrenörümüz var. Bu sayı yeterli ama yeterli eğitimi veremiyoruz maalesef. Dolayısıyla iyi eğitimli futbolcu da yetiştiremiyoruz.” Eğitimli antrenör ve eğitimli futbolcu… Bu sözleri sadece Leyla Öztürk Hoca’dan duymuyorum. Benzer şeyleri Önder Özen Hoca da muhabbet ederken dile getirmişti. Tescillenmeye aday bir sorun, kabul etmemizde sakıncası yok. Leyla Hoca’nın söylediklerine kulak kabartmak lazım. Çünkü kendisi sadece antrenörlük yapmadı. Türkiye Futbol Antrenörleri Derneği Şube ve Genel Merkezi’nde delegelik, Türkiye Futbol Antrenörleri Derneği Yönetim Kurulu Asil Üyeliği ve Türkiye Futbol Antrenörleri Derneği bünyesinde Kadın Futbol Koordinatörlüğü’nün kuruculuğunu da yapmış birisi. Bu görevleri üstlenen ilk ‘kadın’ olması ise ayrıntı.

4

Peki, sahadaki, soyunma odasındaki Leyla Öztürk nasıldı. Despot muydu, yoksa anacan bir yapısı mı vardı: “Altay’da çalışırken adım ‘Despot Leyla’ya çıkmıştı. Despot değilim aslında. Disiplinli diyebiliriz buna. Çünkü oyuncuya kendinizi dinletmeniz lazım. Soyunma odasında herkesin gözlerime bakmasını isterim. Maçın atmosferine girmeliler. Öyle disiplinliyimdir ki takımın en iyi oyuncusu 5 dakika geç kalsın kadroya almam. Kimseye ayrımcılık yapmam. Ama ertesin gün gider gönlünü de alırım, sarılırım. Yaşları benden büyük de olsa hepsini evladım olarak görürdüm. Erkek takımlarının giyinme süreleri vardır. Süre dolunca soyunma odasına girerim hepsi giyinmiş, beni bekliyor olur.” Soruyu sorarken despot olmasını umuyordum ama verdiği cevapla öyle olmadığını kanıtladı bana karşı. Disiplinli olduğu ise kesin. Söyleşinin hemen hemen tamamında güler yüzlü olan kadın bunları anlatırken çok ciddiydi.

Kadın futbolcular ile erkek futbolcular arasındaki farkı (fizik dışında) merak etmişimdir her zaman. Karşımda bu soruyu cevaplayabilecek en yetkili kişi duruyordu belki de: “Kızlar daha duygusal tabi ki. Onları maçlara motive etmek için çok daha fazla çaba harcayabiliyoruz. Saha içerisinde de koptukları dönemler olabiliyor. Gol yediklerinden çabuk toparlanamıyorlar. Erkekler ise kötü durumlarda daha çabuk toparlıyor. Daha fazla maçın içindeler ve başka şeyleri daha az düşünüyorlar.”

Leyla Öztürk’ün CV’sine baktığımızda birçok kulüpte antrenörlük, yöneticilik yaptığını, derneklerde aktif görev aldığını görüyoruz. İş bulma konusunda bir sıkıntısı yok. Her zaman futbolun içerisinde kendine bir yer edinebilecek donanıma sahip. Yurt dışından da teklifler almış ama değerlendirememiş. Samoa Adaları’ndan gelen teklifi sağlık sorunları nedeniyle, Özbekistan’dan gelen kadın futbolu inşası teklifini ise yanına yardımcılarını alamayacağı için reddetmiş.

Leyla Öztürk. 44 yaşında. Her sabah kahvaltıdan önce mutlaka Türk kahvesi içiyor. PTT 1. Lig’i ve La Liga’yı izliyor. Beşçeşmeler Meydan’da vakit geçirmeyi, çay, kahve içmeyi, muhabbet etmeyi, okey oynamayı seviyor. Yurt dışına gitmeyi, orada öğrenmeyi, burada öğretmeyi istiyor. İdealist, cesur, disiplinli, çalışkan, güler yüzlü, zarif ve kibar. Antrenmandan eve spor değil, topuklu ayakkabıyla dönüyor. Futbol antrenörü ve yöneticisi. Aynı zamanda kadın. Birçok ilke imza attı, hiç biri de kolay değildi.

2-2

20.07.2004 Slovenya-2

Previous:

Türk futbolunun elit kadını

fleurquin-kapak

Next:

Yarım Kalan Şarkı: Andres Fleurquin

You may also like

  • kapak 1-2
    10 Mar

    İlklerin kadını

    Röportaj

    Modern Olimpiyatların kurucusu Pierre de Coubertin, “Hayattaki en önemli şey zafer değil, yarıştır. Esas olan ...

  • 5
    06 Mar

    Tutkusu gerçekten futbol

    Röportaj

    Tutkumuz Futbol’da hikâyeler anlatıyor, Maç Sabahı’nda futbolu yorumluyor, GQ’da futbol yazıp, röportajlar yapıyor. Futbol, Pınar ...

  • kapak
    07 Şub

    Futbol penceresinden Alpay Erdem

    Röportaj

    Uykusuz müdavimlerinin yakından tanıdığı yazar, karikatürist ve komedyen Alpay Erdem, Hayatım Futbol’la başta futbol olmak üzere ...

  • DSCN0485
    27 Mar

    Kartal’ın Panzeri: Roberto Hilbert

    Röportaj

    Röportaj: Orhan Uluca devrimderki@gmail.com | twitter.com/Orhan_Uluca   Geçtiğimiz günlerde gerçekleştirdiğim kısa Almanya ziyareti esnasında Fatih Demireli ...

Yorum Yap