İnleyen gaydalar ruhumu sardı #1

24 Nisan of 2015

Ülke ülke, şehir şehir, stat stat gezen yazarımız bu kez kendini İskoçya’da buldu. Gitmişken heybesine iki maç doldurup geldi

 

Yazar: Fırat Topal

firattopal@hayatimfutbol.com | twitter.com/Flyngdtchmn

Sizlere Falkirk’ü anlatıcam. İskoç spor yazarları benim bir yalancı olduğumu söyleyecektir, ama tarih kahramanları asanlar tarafından yazılıyorFalkirk bir kutu çikolata gibidir, asla ne alacağını bilemezsin…..Daha da ileri götürürsem Falkirk’ün yaptığı en kurnaz şey, tüm İskoçya’yı iyi takım olmadığına inandırmakmış. Yazıya sinema tarihinin nadide eserlerinden tarihe geçmiş repliklerle başladıktan sonra son olarak Christopher Lambert isimli bize İskoçyalı diye yutturulmaya çalışılan Fransız’ın oynadığı Highlander, bizdeki adıyla İskoçyalı serisine de bir atıf yapmak istiyor, Lambert’in ta kendisine sesleniyorum. Be kardeşim, madem Highlander gibi bir film çektin, arkasından gelen Mortal Combat saçmalığında Raiden rolünü oynamak nedir bana bunu bir açıkla. Hadi gaydaya, kalelere, viskiye saygın yok, yanında seninle arz-ı endam etmiş Sean Connery’den de feyz almadın, bari İskoçyalı filmini adam eden o efsane Queen grubuna bir saygın olsaydı. Başına çekiçler düşe (yazar burada Queen’in Hammer to Fall şarkısına gönderme yapıyor, hiç bulaşmayın).

Lafa Falkirk Falkirk diye başladık ama aslında İskoçya’ya ülkenin başkenti Edinburgh ile ayak bastık. Zira iki bölümden oluşacak bu yazı dizisinin ilk bölümünü başkente ayıracağız. Edinburgh kelimesindeki “burgh” Almanca’daki gibi “burg” şeklinde değil “boro” şeklinde telaffuz ediliyor, bir nevi İngiltere’deki “borough” telafuzunu düşünün. Bu ekin kökeni 12. yüzyıla kadar dayanıyor ve o zamanlar kasaba büyüklüğündeki yönetim birimlerini tanımlamak için kullanılıyor. Yani bir gün ülkeye yolunuz düşerse ve yerli halka “Edinburg” derseniz suratınıza mutlak gol kaçırmış Burak Yılmaz ifadesiyle bakabilirler, o yüzden İngilizce hazırlık sınıfında aksan kasan Tuğçe ve Kıvanç gibi olmakta yarar var. Yayın ağzınızı yaydığınız kadar…Edinborooaaaa.

3 Edinburgh pub

Karanlık mahzenlerin şehri

Bunu arada bir yazılarda tekrar ediyorum, ben herhangi bir ülkeye bilet alacaksam uçak biletinde “confirm” tuşuna basmadan önce gideceğim tarihlerdeki futbol maçlarına bakarım. Gideceğim şehirde yoksa,  yakın şehirlere, orada da yoksa bir alt lige göz gezdiririm. Otel seçerken stadyum yakınlığı önemlidir. Son olarak da takımın resmi mağazası sadece stadyumda mıdır, yoksa şehrin içinde de var mıdır, varsa otele ne kadar uzaklıktadır onu kontrol edip komboyu tamamlarım. Edinburgh’da da bu durum söz konusuydu elbet. Ancak bu sefer tesadüf olarak uçak biletini aldıktan sonra Edinburgh’da olduğum hafta sonu şehrin derbisinin, Hibernian FC – Heart of Midlothian FC, yani Hibs-Hearts maçının olduğunu gördüm. Hibernian ilk başta “biz bu maçı sadece kombine kartı olanlara açarız arkadaş, sana bilet milet yok” dese de maç günü stadyumun tam anlamıyla dolmayacağını anlayınca gişeleri açıyorlar, bu dolmama sebebini de aşağıda anlatacağım ama önce şehirden bahsedelim.

Edinburgh, Avrupa’nın değeri az bilinen şehirlerinden birisi. Tarihi dokusu ve geçmişine olan saygısı üst seviyede. 19. yüzyılda kurulmuş olan şehrin yeni tarafı ile (New Town), temelleri ilk çağa kadar dayanan eski tarafı (Old Town) beraber UNESCO Dünya Mirası olarak sayılıyorlar. Şehri tepeden izleyen Edinburgh Kalesi’nden Old Town’ın sonuna kadar ulaşan Royal Mile, kalenin yanı sıra St Giles Katedrali, High Court, birçok tarihi dükkan ve barları da üzerinde bulunduruyor. Ancak şehrin asıl hikayesi altında. Edinburgh şehrinin kaldırımlarının altında, Blair Yeraltı Mahzenleri olarak adlandırılan ve labirentvari şekilde, sayısız oda ve koridordan oluşan bir başka şehir var adeta. Bugün terkedilmiş olan ve turistik aktiviteler için kullanılan mahzenlerde 1700’lerin sonlarında dükkanlar, evler, meyhaneler ve genelevler bulunuyordu. 1820’li yıllar ve Endüstri Devrimi ile beraber iş olanaklarının azalması, iş adamlarının ayrılıp fakir halkın mahzenleri mesken tutmasına sebep oldu. Hatta tam 28 kişiyi öldüren seri katiller William Burke ve William Hare, kurbanlarını bu mahzenlerdeki fakir halktan seçip öldürdükleri insanların bedenlerini, üzerlerinde çalışmak isteyen şehirdeki doktorlara satıyordu. Yani yüzeysel Avrupa hayranı  diliyle “adamların seri katili bile ilim irfana saygılı arkadaş, sistem var sistem.” Neyse siz, şehre yolunuz düşerse Edinburgh’un görünmeyen sokaklarını da ziyaret etmeyi unutmayın.

7 Stadyum anı mermerleri

Hibs-Hearts derbisi de bir nevi İskoç futbolunun yeraltı derbisiydi bu sezon. Zira geçtiğimiz sezon Hearts, rezalet durumdaki mali tabloları sebebiyle 15 puan silme cezası alarak küme düşmüştü. O cezayı almasalar 38 puanla ligde kalacaklardı. Hibernian ise onların bir sıra üstünde play-off oynadı ve finalde Hamilton’a penaltılar sonucunda elenerek ezeli rakibini izledi. Böylece 125 yılı deviren İskoç Futbol Ligi’nin en üst kademesinde ilk kez bir Edinburgh takımı yer almayacaktı. Hearts yeniden yapılanmaya girdi, takımı Şampiyonlar Ligi’ne taşıyacağım diye alıp batağa sürükleyen Rus iş adamı Vladimir Romanov (ki sahibi olduğu Litvanya ‘daki Ūkio Bankası da 2013’te iflas etti), hisselerini sattı ve takım bu sezon en yakın rakibi Rangers’ın 25 puan önünde, Premier Lig’e şampiyon olarak dönmeyi garantiledi. Hibs’in ise yaşadığı şoku atlatması o kadar kolay olmadı. Rangers, Queen of South ve (bir sürpriz olmazsa) Motherwell ile gelecek sezon Premier Lig’de mücadele edecek son takımı belirlemek için play-off mücadelesine girecekler.

Maç sabahı karnı tok, bünyeyi sıcak tutmak lazım, zira İskoçya’da yerden 5 metre yukarı çıktığınızda öyle bir rüzgar esiyor ki American Beauty filmindeki torba gibi bir oraya bir oraya savrulursunuz, kimse de sizi izleyip sevdiği kıza müthiş tiradlar atmaz. Primark’tan 3 paunda indirdiğimiz poları sırtımıza geçirip stadyumun yolunu tutuyoruz. Yol üzerinde ufak bir bira-patates bileşimi şart. İskoçların dünya üzerindeki ünü viski ile olmasına rağmen bira konusunda da bir hayli yetenekliler. Tennent’s ülkenin en yaygın satılan birası olmakla beraber yerel bira fabrikalarının da çok nadide üretimleri var. Özellikle Cairngorm Bira Firması’nın ürettiği Trade Winds beni benden aldı not düşmeden geçemeyeceğim. Pizza veya Britanya’nın her daim imdada yetişen fast food ürünü Fish&Chips’in yanında iki tane bu biradan çaktınız mı maçın havasına giriyorsunuz. Bardan çıkmadan günün gazetelerine de bir göz gezdiriyorum. Hearts’ın Hollanda doğumlu Türkiye asıllı futbolcusu Alim Öztürk “Hibernian’dan cacık olmaz” türünde laflarla baş sayfada. Tabii İskoç gazeteleri, Hibernian ve Hearts’ta top koşturmuş futbolcu eskilerini bir odaya sokup, önlerine kuru pasta ve limonata atıp “yazarlarımız derbiyi masaya yatırdı” çekmiyor okuyucularına.

5 Easter Road gişeler

Sen etekle gezerken biz tribün kovalıyorduk

Easter Road Stadyumu Edinburgh şehir merkezine otobüsle 10 dakika uzaklıkta. Hatta yürüyerek de bir saatte ulaşmak mümkün. Daha da güzeli ezeli rakip Hearts’ın stadyumu Tynecastle Park ile Easter Road arasında çalışan bir otobüs bile var. Yani tayfayı toplayıp direkt deplasman çıkarması yapmak mümkün. Taraftar kortejiyle stadyuma yürüyüp kendimizi kulüp mağazasına atıyoruz. Fiyatların Avrupa’nın geneline göre daha hesaplı olduğunu söyleyebilirim, atkı fiyatları 10 paund. Gözümüze en hoş görünen, sadece bir tane kalmış atkıyı kasanın arkasından indirtip boynumuza doluyoruz ve içeriye yol alıyoruz. Bu arada Hibs’in vefakar taraftarlarına bir de güzelliği var. Parayı bastırıp, stadyumun üzerinde size ait, üzerine “CM’de Hibernian ile destanlar yazdı, 2033 yılında Şampiyonlar Ligi’ni Easter Road’a getirmişliği var, bu yüzden okulu uzattı manyak” yazdırabileceğiniz bir mermer levhaya sahip olabiliyorsunuz. Tabii İskoçlar terbiyeyi bozmadıklarından “60 yıl boyunca Hibs’i destekledi, nur içinde yatsın” yazdırmışlar çirkinleşmeden. Yeri gelmişken stadyumun bir bölümü Famous 5 Tribünü olarak adlandırılıyor. 1948, 1951 ve 1952’de tarihinin son 3 lig şampiyonluğunu kazanan takımın o zamanki efsane forvet beşlisi  Gordon Smith, Bobby Johnstone, Lawrie Reilly, Eddie Turnbull ve Willie Ormond’un şerefine verilmiş bu isim.

Yerime oturduğumda ilk gözüme çarpan Hibs tribünlerinin yaş ortalamasının bir hayli yüksek olması, merdivenlerin yanındaki üçüncü koltuğa oturuyorum ki yanımdaki  koltuk yaşları 60’ı geçmiş iki emektar taraftara ait. Kendileri ayrıca maç boyu eğlencemi de oluşturuyorlar. Bu arada şampiyon Hearts’ın taraftarı da bir kale arkasını tamamen kaplamış durumda ve şampiyonluk şarkıları söylüyorlar. Tabii ezeli rakibi kızdırma seansları bu. Aralarında oturduğum Hibernianlıların da durumu ne kadar kıskandıklarını görebiliyorum. Bu sırada oyuncular anons ediliyor ve bizim Alim Öztürk aradığını buluyor tabii. İsmi okunduğu anda taraftarlar kendisini protesto ediyorlar ki bu durum özellikle maçın başında her topla buluştuğunda sürüyor. Zaten onu yuhlamaktan başka da sahada ilgilenecek pek bir şey olmuyor. Hibernian’ın en büyük iki kozu, Faslı forveti Farid El Alagui ve ligin gol kralı Jason Cummings. Hearts’da ise özellikle defansa dönük orta saha oyuncusu Morgaro Gomis’in kritik rolü daha ilk dakikalardan belli oluyor. Maçın ilk yarım saati geçilmişken Hibs sağ taraftan bir köşe atışı kullanıyor. Hearts defansının uzaklaştırdığı top tekrar içeriye dolduruluyor ve El Alagui, hücumdaki partnerine enfes bir top indiriyor. Cummings de ligdeki 13. golünün altına imzasını atıyor.

6 Famous 5 Tribünü

Dominique Iorfa ruhu sahada

Maçın ikinci yarısının en güzel yanı ise golü atan Cummings’in bacaklarının iflas etmesi üzerine onun yerine sahaya giren Kongolu Dominique Malonga. Yanımdaki iki emektar taraftarın daha girdiği anda geçmişten gelen bir hesapları olduğunu anladığım Malonga için Galatasaray’ın orta yaşlı ve genç iki grup taraftarını aydınlatmak için birer örnek verirsem adaşı Dominique Iorfa veya Bruma’nın hızlı olmayanı diyebilirim. Monaco altyapısından geçmiş, Cesena, Vicenza, Murcia gibi takımlarla önemli futbol ülkelerinde top koşturmuş (ya da top yürümüş diyelim) bu arkadaş, daha sahaya ayak bastığı anda tribünlerin protestosuyla karşılaşıyor ve oyunda kaldığı 19 dakikada 3’e 1 pozisyonda pas vermek yerine kaleye vurup taraftarları isyan ettiriyor, arkadaşlarından fırça yiyor, izleyen birkaç pozisyonu bizzat batırıyor ve takımına topu rakibine çarptırıp taç yaptırmak dışında pek bir katkı yapmıyor. Hatta  Hearts hocası, yılların Robbie Neilson’ı bir süre sonra top Malonga’ya geldiğinde oyuncularına “tamam beyler atak bitti, sakin” diye bağırıyor, ya da ben ona inanmak istiyorum. McÖmürtörpüsü oyunda kaldığı 19 dakikanın sonunda pili bitmiş şekilde “beni değiştirin” işareti yapıyor ve o zamana kadar İskoç beyefendisi modunda takılan yanımdaki dayı “bugger off you useless cunt” diye bağırıyor afedersiniz, çevirisini yapmayacağım dergiye kilit vurmak zorunda kalabiliriz. Dönüp, sağ elimin parmaklarını “nefis olmuş” hareketi şeklinde birleştirip sallayarak “arkadaşım ayıp oluyor, bak çoluğumuzla çocuğumuzla gelmişiz, bir pazar keyfimizi bozmayalım” diyesim geliyor ama ne dayı arkadaşım ne de ben Ali Sami Yen Yeni Açık’tayım.

Bizim Malonga, sahadan çıkıyor ve ne oluyor biliyor musunuz? Yerine giren Fildişili Franck Dja Djédjé, dört dakika sonra gelişen kontratakta El Alagui’nin önüne topu indiriyor, o da skoru 2-0’a getirip maçı bitiriyor. Hearts taraftarının pek umurunda değil derbiyi kaybetmeleri, zira 2-0 mağlup oluyorlar ama klasmana bakıldığında rakiplerinin 30 puan önündeler, ayrıca sezon içinde oynanan önceki üç derbide de bir galibiyet iki beraberlik aldıkları düşünülürse çok da prestij kaybetmiş değiller.

Maç sonunda ne olur ne olmaz diye, ev sahibi ve deplasman taraftarlarının aynı yoldan evlerine dönmeleri engelleniyor. Biz de kalabalık bir grupla play-off hesapları yapmaya başlayan yeşil-beyazlı taraftarların arasında başkentin loş publarına kendimizi atıyoruz. Şunu bir kere daha belirteyim ki gündüz maçının keyfi bir başka, “maç günü” kültürünü yaşamak için de birebir. Ne gece maçlarının bitiş düdüğü çaldığında eve bir an önce kendinizi atmayı düşünüyorsunuz ne de tüm gün biriktirdiğiniz stres günün sonunda omuzlarınıza biniyor. Kahvaltıdan sonra arkadaşlarınızla buluşup 1-2 bira devirdikten sonra stadyumun yolunu tutup güneş batmamışken tatil gününü yaşamaya devam ediyorsunuz.

Gelecek hafta yine bir Hibernian maçı hikâyesindeyiz. Ama bu sefer başka bir arenada, başka bir mekanda. İskoçya Federasyon Kupası yarı finalinde, Falkirk-Hibernian maçı için Glasgow’un efsane Hampden Park Stadyumu’nda olacağız. Gelecek cumaya kadar….Freeeeedooooooooom

IMG_1980

kapak

Previous:

Geleneksel İngiliz Yemeği

9

Next:

İnleyen gaydalar ruhumu sardı #2

You may also like

Yorum Yap