Kartal’ın Panzeri: Roberto Hilbert

27 Mart of 2012

Röportaj: Orhan Uluca

devrimderki@gmail.com | twitter.com/Orhan_Uluca

 

Geçtiğimiz günlerde gerçekleştirdiğim kısa Almanya ziyareti esnasında Fatih Demireli ile beraber Alman kahvelerinin birisinde Arsenal-Milan maçını izlerken bu fikir peydah oldu.Almanya’nın kısa süre önce 23 milyon euro karşılığında satılan önemli internet sitesi olan Spox‘un muhabiri olan arkadaşımın da katkılarıyla Roberto Hilbert ile bir röportaj gerçekleştirdik. Sakatlığı esnasında değeri daha da anlaşılan Alman oyuncuyu yakından tanımak üzere menajeri ile bir dizi görüşme yaptıktan sonra buluşma yerine gelmeden ufak bir şok yaşadık zira bize farklı Hilbert’e farklı bir saat verilmişti.Röportajı gerçekleştirdiğimiz mekanın önüne geldiğimizde bizi ayakta kapı önünde bekleyen Hilbert’i görünce sorun çıkaracağını düşünmüştüm ama öyle bir adamla tanıştık ki sahadaki güzelliğin saha dışından içeriye sızdığını hemen anladık..Bu güzel adamla samimi bir söyleyişiyi gerçekleştirmek ve Hayatım Futbol dergisi okurlarına sunmak da ayrı bir keyif bizim için..

Orhan Uluca: Seninle ilgili ilk uzun analizi “Ekşi Beşiktaş” bloguna yapmıştım. İlk cümlem neydi biliyor musun? “Her şeyden öte, onun en önemli özelliği, karakterinin çok düzgün olmasıdır. Beşiktaş kimliğine yakışır bir oyuncu aldı” Beni yanıltmadığın için öncelikle teşekkür ederim.

Roberto Hilbert: Sevindim buna.

Ne rakip oyuncuyla ne kendi arkadaşlarınla ne de uzun süre yedek dahi beklesen antrenörünle en ufak bir kavgan dahi yok ve her seferinde maçın bitiş düdüğü çalıncaya dek mücadeleni sürdürüyorsun. Bu nasıl bir profesyonellik böyle? 45 gün oynamadın ve ilk maçında bunu kimse hissetmedi. Hiç mi dengen bozulmuyor, yanlış yapmıyorsun?

Tabii ki ben de hata yapıyorum her insan gibi. Mesela ilk sakatlığımdan sonra tam olarak iyileşmeden sahaya adımımı atmam yanlıştı. Antrenörümün de sıklıkla belirttiği gibi ben fizik olarak şanslıyım, atletik bir yapıya sahibim ama bununla yetinemezsiniz. Futbol oynamadığım zamanlarda çok fazla çalıştım. Sürekli bisiklete bindim, antrenman yaptım, fitness salonundan çıkmadım

-Bu kendine ait bir çalışma mı yoksa size verilen program mıdır?

Yok hayır, benim yaptığım bir program ve aslında buna mecbursunuz. İki hafta Almanya’daydım. Orada kendi doktorum ve fizik antrenörüm var. Özellikle bana yükleme yapacak olan antrenörle çok yakın arkadaşız ve bana oldukça katı bir programı uygulattı. Ona bu konularda fazlasıyla güvenirim. Çalışmalara İstanbul’a gelince de devam ettim ve bu aslında daha çok insanın kendisiyle kurduğu ilişki sonucu gerçekleşir. Bunları yapmadığım zaman vicdan azabı çekiyorum. Sorumluluk duygusu da diyebiliriz.

Bu Alman disiplini mi yoksa size özel bir karakter yapısı mıdır? Ernst’e de biraz bakınca biz daha çok Alman disiplini diyoruz buna. Oynatılmadığın zamanlar da oldu ama sorun çıkardığın görülmedi pek.

Şöyle diyeyim, oynamadığım zaman tabii ki hayal kırıklığı yaşıyor, üzülüyorsun ve hatta bazen kızıyorsun. Bir yerden sonra ise savaşmaya başlıyorsun ve asla pes etmiyorsun, işte buna Almanların karakter yapısı diyebilirsin. Asla pes etmemek, sonuna kadar çalışmak ve vazgeçmemek bizim bir erdemimiz. Ben aynı zamanda gereksiz konularda sinirlenmemeyi kendi özel yaşamımda da öğrendim. İstediğim bir şey olmadığı zaman hayal kırıklığı yaşıyorum ama buna kızıp öfkelenmek daha fazla enerji kaybettirir ve ben aslında bu enerjiyi daha başka yerde kullanabilirim diye düşünürüm. Bugüne kadar da bunu başardığıma inanıyorum.

“Hep çalışarak kendimi ispatlamak zorunda kaldım”

-Geldin ve daha maç yapmadan “gönderilecek bu” dediler. Diğerlerine oranla kredin oldukça azdı senin.

Önce Schuster’e sonra Tayfur Hoca’ya daha sonra da Carvalhal’a hep çalışarak kendimi ispatlamak zorunda kaldım. “Bakın ben iyiyim” kısmını oynayarak göstermek zorundaydım. Bu Stuttgart’da da böyleydi. Başlangıçlar hep zor olmuştur benim için ama toplamda tüm bu insanlara bir şekilde kendimi kabul ettirebildiğimi düşünüyorum. Menajerimin bana söylediği her zaman şu olmuştur: İnsanlar uzun zaman sonunda sevebiliyorlarsa onların sevgileri daha gerçekçi olur.

-45 gün sonra yeniden kadroda yer aldığınız için Beşiktaş taraftarları çok mutlu. Twitter’da Trend Topic oldunuz ve hemen herkes sizin dönüşünüzü bayrammışçasına kutladı. Günden güne yükselen bu sevginin farkında mısınız?

Basın danışmanım bana sosyal medyada da olup biten durumu özetliyor sürekli ve sadece facebook fan sayfasının son dönemdeki artışından dahi bir şeylerin farklılaşmaya başladığını gözlemleyebiliyorum. Özellikle sakatlık döneminde bunu daha iyi algıladığımı söyleyebilirim. İki kere üst üste sakatlandım ve bu süreçte özlendiğimin farkına vardım. Dün maçtan çıkarken taraftarlar beni ayakta alkışlayıp adıma tezahürat yaptılar. Bu gerçekten yaptığınız işin verdiğiniz emeğin bir karşılığıdır ve dünyada bundan daha güzel bir şey yok bence.

“Ne yaptığımızı algılayabilecek kadar zamanımız yoktu”

-Bu sevginin nedenlerinden birisi de sanırım şu istatistik olsa gerek: Sizin olmadığınız 16 lig maçında Beşiktaş tam 7 kez mağlup olmuş ve sizinle beraber sadece 1 kez yenilmiş. Bu nedenle taraftarların büyük çoğunluğu “Hilbert’li Beşiktaş ve Hilbert’siz Beşiktaş“ olarak başka bakıyor sizin olduğunuz döneme.

Böyle bir istatistik oluşmuşsa bu çok güzel. En azından benim adıma pozitif bir durumun göstergesi ama yine de İstatistiklere fazla anlam yüklenilmemesi gerektiğini düşünüyorum. Kazanılan ya da kaybedilen maçlarda bir çok önemli faktör rol oynuyor. Mesela bizim üst üste yenilmediğimiz o 15 maç içerisinde öyle yüksek seviyede top oynadık ki başka bir sonuç düşünülemezdi bile. Öyle bir maç trafiğine girmiştik ki artık neyi doğru neyi yanlış yaptığımızı algılayabilecek kadar zamanımız dahi yoktu. Hepimiz o akıntıya kapılıp gitmiştik ve aslında sonradan anladık bu dönemin bizi hem fizik hem de mental açıdan nasıl yıprattığını. Sakatlıklar üst üste gelmeye başladı. Dahası bir ay geç başlamış ve play-off’larla sıkıştırılmış bir ligin içerisinde hem lig hem Avrupa hem de kupa maçı oynamak. Yaklaşık üç güne bir maç düşüyordu ki bir maçı kaybettiğinizde diğerinde başarılı olalım derken farkında bile olmadan pek çok hata yapıyorduk. Üst üste galip geldiğimiz zamanlar içerisinde aslında kötüye doğru yol aldığımızın farkında bile değildik.

-O konuya tekrardan döneceğim ama başa dönersek eğer, buraya gelmeden önce ne bekledin ne buldun? Önce Futbol.

Tam olarak şu anda neyi yaşıyorsam onun beklentileriyle buraya geldiğimi söyleyebilirim. Bunun da nedeni çocukluğumdan bu yana Türklerle arkadaşlık edip ve hatta sadece onların olduğu bir ortamda yetiştiğim için buradaki atmosferi az çok tahmin ederek geldim. Duygusal yapınızın ve bunun futbola yansımanızın fazlasıyla farkındaydım. Mesela Fenerbahçe, Galatasaray ya da Trabzonspor maçlarındaki atmosferi yaşamadan biliyor ve tam da böyle bekliyordum. Futbol taraftarlığı burada inanılmaz güzel ama fanatizm ve tepkisellik boyutunda biraz aşırıya kaçıldığını da söylemeliyim.

-Yaşam?

Buraya gelmeden önce pek çok konu hakkında bilgi sahibi değildim ve bu biraz bende tedirginlik yaratıyordu. İstanbul’a daha önce hiç gelmemiştim. Elbette pek çok şey okuyup edip bilgi sahibi olmaya çalıştım ama bazı şeyleri yaşamadan bilemezsiniz. Mesela ilk defa trafikte sıkışıp kaldığımda şok olmuştum. Bu beni başlarda bazen agresifleştiriyordu ama zamanla buna da alıştım. Almanya’ya gittiğimde bazen trafik sıkışıklığından şikayet eden insanları görünce ben misal gülüyorum “Bu nedir ki” diyorum(gülüyor). İstanbul’a gelince burası mega büyük bir metropol. Başlarda haliyle çok fazla problemimiz oldu ama zamanla her şeye alıştık ve bugün çok mutluyum.

-Aileniz de burada sanırım.

Evet. Buraya ailecek alışmak bir kaç ayımızı aldı ama artık yerlileri gibiyiz. Büyük oğlum okula gidiyor diğeri anaokuluna. Eşim burada kendisini iyi hissediyor, benden daha geniş bir çevre edindiğini dahi söyleyebilirim(gülüyor). Onlar burada mutlu ve benim için her şeyden önemli olan da bu. Çocuklarım her ne kadar alman okuluna gitse de misal büyük olanı çok iyi Türkçe konuşuyor diğeri de her şeyi anlıyor.

-Peki senin Türkçe ile aran nasıl?

Ben daha iyi anlayabiliyorum artık ama hala öğrenme aşamasındayım. Dürüst olmam gerekirse bu konuda kendimi tembel buluyorum. Çokça kez kendimi kelimeleri ezberlemeye ve dilin mantığını çözmek için çabalamaya zorlasam da başarılı olamıyorum. Almanca ile yapıları çok farklı ve kuralları çok daha zor. Çok fazla ayrıntıya dikkat etmelisiniz.

roberto-hilbert-besiktas-514

“Küçük başarılardan tatmin olmamayı öğretmeleri gerekir”

-Dilin dışında farklılıklar da söz konusu iki ülke arasında. Şu gerçeğin sen de farkındasın sanırım: Almanlar 3 milyon Türk’ten 3 tane Real Madrid oyuncusu çıkarırken biz 70 milyondan bir tane dahi çıkaramıyoruz. Lütfen söyler misin biz neyi yanlış onlar neyi doğru yapıyorlar, verebileceğin bir tavsiye var mıdır? Almanlar ve Türkler arasındaki farklar kabaca nelerdir?

Biz Almanlar çocukluğumuzdan bu yana kurallara bağlı bir şekilde yaşam sürmek üzerine yetiştiriliyoruz. Hangi alanda olursa olsun uymamız gereken bir kural bir yasa vardır mutlaka ve biz bunlara göre yaşam sürmeye özen gösteririz. Ama Türklerde buraya gelince gördüm ki siz bu konuda biraz fazla rahatsınız. Özellikle Noter’e iki kez gittiğimde de büyük bir şok yaşamıştım zira oradaki görüntü bir Alman için alışık olmadık bir şeydi. Ama başka açıdan Türkler çok samimi, sıcakkanlı ve misafirperver insanlar. Almanlarla kıyaslayacak olursak bunlar da olumlu özellikleri diyebilirim.

Peki futbolda?

Bahsettiğiniz konuya gelirsek Almanlar özellikle son yıllarda genç yeteneklerinin eğitimine çok büyük yatırım yapmaya başladı. Kalite yükseldi ve bunu yapan federasyonun yatırımları oldu. İnanılmaz para akıttılar, okullar inşa ettiler ve daha da önemlisi kulüpleri de işbirliğine kısmen zorunlu tuttular. Ben Stuttgart’da oynarken görmüştüm genç yetenekler için ıvırı zıvırı her şeyi içerisinde muazzam yurtlar inşa etmişlerdi. Üstelik orada sadece futbol değil her açıdan eksiksiz bir eğitim söz konusu. Pedagojik ve Psikolojik eğitim de bunların içerisinde vardı. Eğitmenlerin kalitesinin üzerinde özellikle duruyorlar. Önemli ayrıntı da kulüplerle de bu okullar koordineli bir şekilde ortak çalışma yürütmeleridir. Misal onlar “burada futbol oynuyorsunuz gerisi bizi ilgilendirmez” demiyorlar ve ancak eğitim konusunda geçerli notu alırsa futbola izin veriliyor. Futbolu çevresindekilerden izole edip tek başına ele almayıp her şeyiyle bir bütün olarak bakıyorlar ve bu da sanırım farkı oluşturan unsurların başında geliyor.

Türkiye’de ise gördüğüm en büyük eksiklik çok küçük yaşta başlaması gereken o eğitim yetersiz oluşu ve düzeltilmesi gerektiğidir. Burada kalite arttırılmalıdır. Dahası hırs konusundan sorunları var. Gençlerin pek çoğu profesyonel takımla bir kaç kez antrenmana çıkmış olmayı kendilerine yeterli görüyorlar. Onlara en başta küçük başarılardan tatmin olmamayı öğretmeleri gerekir. “Tamam bir adım attım ama önümde alacağım çok uzun bir yol var” düşüncesi yerleştirilmesi gerekir. Ve bunlar da ancak çok küçük yaşta müdahale edilirse gerçekleşir. Şu an için en büyük hedef bu hırsın futbolculara aşılanması olması gerekir diyebilirim. Kabaca A takımla 2 kez antrenmana çıkmak yetenekli bir genç futbolcunun hedefi olmamalıdır.

-Eğitim tarzının değiştirilmesi gerektiğini düşünüyorsunuz?

Daha fazla yatırım da yapılmalıdır. Büyük kulüpler benzer şekilde yurtlar, antrenman merkezleri inşa edeceğim dese sanırım finansal açıdan bir sorunla karşılaşılacağını düşünmüyorum. Tam olarak ne kadar yatırım yapıldığı hakkında kesin bir fikrim olmasa da eğitim kalitesinin yükseltilmesi gerektiğini görebiliyorum.

-Atletico Madrid teknik direktörü Diego Simeone, bizim en yetenekli futbolcularımızdan Arda Turan için “Oyunu taktik açıdan okuması az ama arkadaşlarına asistlik bakımından çok iyi” diye bir beyanatı var. Sen kendi takımında yerliler ve yabancılar arasında taktiksel eğitim konusunda bir fark görüyor musun?

Tabii ki farklar mevcut. Şimdi Türk oyuncuların kötü olduğunu söylemek istemiyorum kesinlikle zira hepsi çok yetenekli futbolcular. Duruma göre bana, Fabian ya da Manuel’e bakarak İsmail gibi yetenekli olup kendisini geliştirmek isteyenler de mevcut. Bizler Avrupa’nın en büyük üç ligi olan İspanya-İngiltere ve Almanya’da yetiştirildik, orada top oynadık Quaresma, Manuel ya da Sivok bu konuda iyiler ama Egemen de oldukça iyi. Yine de söylemeliyim ki genç oyuncularımız bu isimlere bakıp kulaklarını açıp iyi dinlemeleri ve bir şeyler öğrenmek için azimli olmaları gerekir. Ben bunu daha önceden takım içerisinde de konu etmiştim. En azından bizim takım baz alındığında bu konuda bir gelişme yaşandığı görülebilir ama genel anlamda Türk futbolu taktiksel açıdan kendisini geliştirmek durumunda. Bu sorun ülke çapında ele alınıp üzerinde durulmalı zira ben Türkiye liginin daha doğrusu Türkiye Milli Takımı’nın bugün ortaya koyduğu performanstan çok daha fazlasını potansiyel olarak içerisinde taşıdığını düşünüyorum.

1286295

“Quaresma daha önce defans yapmayı denememiş”

-Quaresma ile oynamak? Onunla aynı kenarı paylaştığınızda defansif açıdan sorun yaşıyor musunuz?

(Gülüyor). Şöyle diyeyim Ricardo ofansif açıdan bir şeyler üretebilmek adına konsantre olarak sahaya çıkıyor. Onunla beraber o kadar çok oynadım ki artık onun da defansif görevlerini aksatmaması gerektiğini söylediğimde bunu anlayışla karşılayıp saygı duyuyor. Özellikle sakatlanmadan önceki maçların içerisinde biz bu konuyu kendi aramızda halletmiştik. Çok güzel bir uyum yakaladığımıza inanıyorum zira o da bu konuda kendisini geliştirdi ve elbette kolay bir şey değil. Hep öne doğru bir şeyler yapma arzusunda ve bazen birileri ona arkaya da yardım edilmesi gerektiğini söylemek durumunda. Bir kez bunu maç esnasında anlattım ve o da buna saygı duyup bu konularda daha dikkatli olmaya özen gösterdi. O gün bugündür de onunla sorun yok, en azından benim yok.

-Gazetelere yansıdığına göre sadece senin değil Ernst’in de sorunu vardı gibi.

Quaresma daha önce böyle bir şeyi pek denememiş ve bu elbette bu açıdan bakıldığında kolay değil. Sonradan öğrenmek her zaman zordur. Bunu daha önceden yapmamışsanız işiniz kolay değil. Ben hem arkada hem önde oynadığım için arkanın da nasıl bir desteğe ihtiyaç duyduğunun farkındayım ama o bilmiyordu işte.

-Bunları ona söylediğinizde sorun çıkarmadan kabul ediyor mu?

Kabul etmek durumunda. Ricardo bu durumu kabul edip saygı duyuyor bize. Başka türlüsü düşünülemez. Kaleciden forvete yedekte bekleyenden tribünde oturana kadar her şeyiyle bir bütünüz ve ortaklaşa hareket etmeliyiz. Başka türlü yürümez zaten. Birisi kendisini bunun dışında tuttuğunda bu beraberlik domino taşları gibi birbirini takip eden yıkımlarla bozulur ve yürümez bu iş, problem yaşarsınız ve başarı gelmez.

-Çok kimse bilmez ama Stuttgart ile kazanılan son şampiyonlukta sağ açık olarak senin katkın inanılmazdı ve milli takıma da seçilmiştin. 4-4-2’nin sağ açığı mı 4-3-3’ün sağ beki mi? En sevdiğin ve oynamak istediğin mevki hangisidir?

Sağ bek. 1,5 – 2 yıldır burada oynuyorum ve sanırım yerimi buldum diyebilirim. Diğerlerini öne gönderip ben arkada kalayım en iyisi diyorum (gülüyor). Kendimi burada hem iyi hem de daha verimli hissediyorum.

-Alman Milli Takımı inanılmaz bir kadro çıkardı ortaya. Her mevkisinin en az iki tane dünya çapında adayı var lakin sadece bir tanesinin hariç: Lahm. Sola geçtiği günden bu yana Almanya’nın sağ beki yok. Christian Trasch’i oraya monte etmek istediler olmadı, Höwedes stoper oynuyordu daha çok onu deniyorlar ama çok iyi bir sonuç aldığını söyleyemeyiz. Boateng kendi takımında da artık stoper oynamaya başladı ve sevdiği mevki orası. Bence siz bu performansınızla bu adaylar arasında yer alabilirsiniz, ne diyorsunuz?

Şu doğru ki Almanya’nın gerçek bir sağ beki yok. Ama çağrılmayı beklediğimi de çok söyleyemem. Umudum var ve elbette, inanılmaz sevinirim bu gerçekleşirse . 27 yaşındayım, hedeflerimin arasında tekrardan milli olmak da var ama diğer açıdan gerçekçi bir yapım da var. Almanya Milli Takımı kendi içerisinde birbirlerini çok iyi tanıyan, birbirlerine ısınmış dengeli bir kadroya sahip ve bu boşluğu kendi içerisinde bir şekilde dolduracaktır zira size katılıyorum sağ bek sorunu mevcut.

-Ligimize gelirsek. Bu sene şike operasyonu ile çalkalandı. İlk ne zaman duydunuz ve nasıl bir tepki oluştu takımda?

İlk anda “Yanlış bir filmin içerisindeyim sanırım” dedim kendi kendime. Algı düştü, tam olarak ne nedir idrak edemedik başlarda. Çok iyi hatırlıyorum, Avusturya’da kamptaydık ve yemek esnasında Türk TV’lerin açık olduğu ekranda bu operasyona ait görüntüler yayınlanıyordu. Uzunca bir kuyruk polis arabasına eklenmişti. Sanırım bu olaya karışmış insanlar tutuklanıyor diye düşündük. Böyle bir şeyin olması imkansız dedim kendi kendime ve iki gün sonra Serdal Adalı ve Tayfur da dinlenilmek için tutuklandı. Bize geri gelecekler dendi ama bir kaç gün sonra hemen herkes endişelenmeye ve üzerine düşünmeye başladı. Yemek masası etrafına her toplanışımızda artık konuştuğumuz tek konu bu olmuştu. Çok fazla şey yazıldı medyada ve bu dönem çok da iç acıcı bir dönem değildi. İddianameleri basın danışmanım aracılığıyla başlarda okusam da artık bu konu en azından bizim için eskisi kadar önemli değil.

-Bu operasyon eğer Almanya’da olsaydı bizden farklı olarak nasıl bir tavır takınılırdı?

Eğer bu konu Almanya’da olmuş olsaydı bugünkü Bundesliga ve Almanya Milli Takımı’nın yükselişine baktığınızda sanırım büyük bir çöküntüye neden olurdu. Geçtiğimiz yıllarda başlattığı ve bugünlerde meyvesini aldığı yeni eğitim sürecinin bütün meyvelerini silip atmak gibi bir şey olabilirdi. Hukuki açıdan Almanlar çok daha hızlı bir şekilde ve çok daha sert kararlar alırdı diye düşünüyorum.Olması gereken de sanırım bu.

-Tüm bu kaos içerisinde Türk Futbol’unu kurtarmak başlığı altında bir dizi yenilikler uygulamaya sokuldu. Benim dikkatimi çeken ayrıntı ise burada futbolcuların hakları üzerine çok fazla düşünülmemiş olunmasıdır. Futbolcuların etkili olan bir sendikası olsa bu kararlar sonucu NBA’de ya da La Liga ve Serie A’da olduğu gibi toplu halde iş bırakma eylemine dahi başvurulabilirdi zira Avrupa’da hafta içi maç oynuyormuşçasına lig oynanılmaya başlanıyor ki bunun üzerine Avrupa Kupa’sı, Lig Kupası da ekleniyor. Çok konuşuldu ama bir daha sana bu sürecin futbolculara yansıması nedir diye sorsak?

Bir daha böyle büyük skandallar olmamasını umuyoruz ama olur da benzer yasa dışı istenmeyen durumlar gerçekleşirse bunun çözüm yollarını düşünürken futbolun içerisindeki her kesimin düşünülerek hareket edilmesini umuyorum. Başlarda çok zorlandık, üç güne bir maçı sürekli oynamak zordu. Cumartesi oynadın, Pazar rejenerasyon, Pazartesi normal antrenman ve Salı da gelecek maçın son antrenmanı, tekrardan maç… Sonuç itibari ile yarım sene boyunca neredeyse hiç evinde olmuyorsun diyebilirim. Bir gün evdeysen ertesi gün yoksun ve böylece altı ay. Fazlasıyla yıpratıcı ama sadece futbolcu olarak değil bir baba olarak bir eş olarak ya da arkadaş olarak. Gerçekten çok zordu bu dönem.

-Beşiktaş’ın ekonomik açıdan zor durumda olması size yansıdı mı? Maddi sıkıntılarınız oldu mu, paranızı zamanında alabildiniz mi? Bunlar da çok yazıldı çizildi.

Açıkcası yazılıp çizilenlere pek fazla bakmıyorum ve o yazan insanları da bu açıdan etkileyemem ama bende durum şu: Ben maddi açıdan ne durumda olduğumu konuşmayı pek doğru bulmuyorum.Paramı zamanında alıyor muyum almıyor muyum bunlar benim için dört duvarın içerisinde kalması gereken konular.

-Konu değiştiriyorum o zaman. Başlarda biraz değinmiştik. Örnek vermek gerekirse Bundesliga’da yıllarca kalıp da Almanca bilmeyenler sert bir şekilde eleştirilir. Almeida için mesela eleştiriler bir hayli fazlaydı Almanca’yı olması gerektiği kadar iyi öğrenmediği için. Bizim ligimizde ise bunlar çok konu edilmiyor ama ben edilmesi taraftarıyım. 5 yıl gibi bir zaman burada kalıp da Türkçe öğrenmemek çok hoş değil gibi gelir bana.

Şöyle diyeyim. Ben Almanya’da iken iki tane Meksikalı oyuncu ile beraber oynamıştım. Birisi altı ay sonra çok güzel Almanca konuşur iken diğerinin durumu bu açıdan felaketti. Ama ikisiyle de sorun yaşamıyorduk ve oldukça iyi bir şekilde iletişim kurabiliyorduk. Ben mesela dürüst olayım Türkçe öğrenmek konusunda tembellik yapıyorum. Eşim mesela bu konuda çok hırslı ve çok iyi Türkçe konuşuyor, “Burada yaşıyorum artık ve buraya ayak uydurmalıyım” diyor. Ben de öyle düşünüyorum. Burasının dilini öğrenmeyi buraya ayak uydurmanın ilk kuralı olarak algılamalı insan. Bu muhtemelen çevremizdeki insanlar tarafından da saygı ile karşılanacaktır. Almanya’daki zorlamayı da doğru buluyorum ve dil sadece futbolcu meslektaşlarınızla değil, masörünüzle, tüm ekiple iletişime geçmenin yoludur. İki yılı doldurmadım henüz ama beş yıl burada kalırsam kesinlikle Türkçe konuşabilen bir insan olurum.

-Burak Kaplan ile ortak bir paydanız var: Her ikiniz de Greuther Fürth formasını giydiniz. Ben onun çok yetenekli olduğunu biliyorum, neden oynayamıyor ?

Neden oynamadığımı bilmiyorum. Yalnız gerçekten çok yetenekli bir oyuncu. Sanırım bir kaç maçlık bir şansa daha ihtiyacı var.

DSCN0482

Kısa kısa soru-cevap diyorum buna ama siz uzun uzun da cevaplayabilirsiniz. Galatasaray, Fenerbahçe ve Trabzonspor’dan en beğendiğiniz oyuncuları öğrenebilir miyim?

Galatasaray’a şöyle bir baktığımda kesinlikle Selçuk İnan derim. Geçen sene Trabzonspor’da da görmüştüm bu sene Galatasaray’da da. Onun önünde çok büyük bir gelecek var. Çok yetenekli ve çok zeki bir oyuncu. Trabzonspor’da ise…

-Burak?

Hayır değil. Colman. Futbolu çok zekice oynuyor, çok beğeniyorum onu. Fenerbahçe’de…

Alex ?

İki isim söyleyebilirim. Alex’in golcülüğü inanılmaz. Tam bir “Killer”. Bize karşı oynadığında da gördüm. 75 dakika oyunda göremezsiniz ama tabela 4-1’i işaret ederken gollerin arkasında onun ismi olur. Gerçekten çok büyük bir yetenek. Diğeri ise Christian Baroni. Onu da çok tutuyorum.

-Tüm lige baktığınızda en iyi yerli ve yabancı ?

En iyi yerli Selçuk İnan. Gerçekten büyük yetenek ve özel bir oyuncu. Yabancılarda ise takım arkadaşım Manuel Fernandes.

“Fernandes’le oynamak lotto’da altı şanslı sayıyı tutturmak gibi”

-Fernandes ile devam edelim. Khedira mı Fernandes mi? Her ikisiyle de oynadınız.

İkisi yine de biraz farklı. Khedira daha çok klasik defansif orta saha iken Fernandes defansif orta saha ile ön merkez karışımı bir oyuncu. Manuel vücut yapısı olarak çok nadir bulunan bir atlet. Böyle bir şeyi futbolda çok nadir gördüm diyebilirim. Ayrıca teknik olarak da kusursuz. Saha görüşü, arkadaşlarını görmesi o kadar iyi ki bir kenar oyuncusu olarak onunla beraber oynamak lotto’da altı şanslı sayıyı tutturmak gibi. Ona yaklaştığınızda topun tam da olması gereken yere doğru atılacağını biliyorsunuz, oyuncuları, sahayı görüşü inanılmaz. Sürekli hazır, fit ve motivasyonu her zaman yüksek. Açıkca söylemek gerekirse Türkiye Süper Ligi’ne de fazla bir oyuncu. Onun İngiltere ya da İspanya liginde oynaması gerekir.

-15 milyon masadaymış, satılacakmış dedikoduları var

Ben satılmasına karşıyım(gülüyor) ama buna ben karar veremem elbette.

-Real mi Barça mı?

Barça!

-Türk mutfağıyla aran nasıl? Sevdiğin özel bir yemek?

Türk mutfağını seviyorum ama süreklilik halinde bazen fazla gelebiliyor. Bir şey var çok seviyorum neydi böyle… Ha sigara böreği! Muhteşem bir şey! Bir diğer güzel şey de et yemekleri. Burada genelde mangalda olduğu için çok daha güzel. Ama genel olarak Türk mutfağını çok beğendiğimi söyleyebilirim.

Twitter’dan da üç soru alıyoruz son olarak:

-Lazio’dan teklif aldığı doğru mu? Eğer doğruysa gitmeyi düşünüyor mu? (@NowYouWillDie)

Bunu ben de okudum, daha doğrusu basın danışmanım beni bilgilendirdi ama sadece okudum. Bununla ilgili herhangi bir şey konuşulmadı ve şu an için transfer ile ilgili bir şey düşünmüyorum. Sakatlığımı yeni atlattım ve tek derdim oynamak. Ama böyle bir teklif ileride olması gereken bir zamanda gelirse de ilk konuşacağım kulüp Beşiktaş. Burada kendimi çok iyi hissediyorum ve huzurluyum. Dolayısıyla transfer konusu şu an benim gündemimde hiçbir şekilde yok.

İlk geldiğinde neden 9 numaralı formayı giymiş?(@realgurulac)

İlk geldiğimde boşta olan bir kaç numara vardı. 9 da sevdiğim bir numaradır ve bu yüzden aldım. Şimdi 13.

Uğursuz sayı derler..

Benim için uğurlu numara daha çok eşimin uğurlu sayısıdır.

Beşiktaş’ta futbolu bırakmayı düşünür mü? Buradan onu ne koparır? (@Tribalenfexion)

Şu andaki hislerimle konuşursam belki evet diyebilirim ama futbol her zaman sürprizlere gebedir. Henüz 27 yaşındayım ve önümde daha çok uzun bir yol var. Değişimlerin çok hızlı yaşandığı futbolda ileriye dair bir şey söylemek çok zor.

-Manisaspor maçından sonra yayıncı kuruluşun yorumcusu Hakan Şükür bir pozisyonda İsmail’in yanlış bir tutum sergilediğini ayrıntılarıyla işlemişti. Pozisyon penaltı olabilirdi ve burada İsmail’in duruşu ve rakibe göre konumlanış yani yerleşim hatası olduğu üzerinde durulmuştu. Bu yetenekten bağımsız bir şey sanırım.

Evet haklısınız. Bunları değiştirebilirsiniz üzerinde durarak antrenman ederek iyileştirebilirsiniz. Yetenekle değil çalışmayla çözülebilir bir sorun. Bizim antrenörümüz bu konularda oldukça disiplinli ve öğretici.Daha iyi olmamıza taktisek açıdan organizasyona fazlasıyla önem veriyor ve geçmişe göre biraz yol kat ettiğimizi de belirtlemeliyim ancak daha bu alanda gidilecek yolumuz da oldukça uzun.

kapak

Previous:

Futbol penceresinden Alpay Erdem

önder özen

Next:

Önder Özen’le Türkiye’de teknik adamlık

You may also like

Yorum Yap