Napoli’de bir yaz gecesi

20 Nisan of 2017

1987. Sıcak bir Mayıs akşamı. Maradona kül küresini üflüyordu. Napoli şarkı söylüyordu, Napoli dans ediyordu.

Yazar: Aslı Koç

twitter.com/asasinoykusu

1990 Dünya Kupası, İtalya…

İtalya-Arjantin yarı final karşılaşması. Yer San Paolo Stadı, Napoli.

Maçtan bir gün önce Maradona’nın ağzından dökülen sözler Napoli halkının duygularını baştan çıkartıyordu:

“Hayatınızın 364 günü İtalya’yı ve milli takımınızı tutabilirsiniz. Ama gelin bir günlüğüne benim dediğimi yapın. Yarın, ne olur beni ve Arjantin’i destekleyin.”

Maçı penaltılarla Arjantin kazanıyordu. Futbol oynadığı kentin halkı bayrağını bir kenara koyup maç süresince Maradona’yı desteklemişti. Paolo Maldini’nin maç sonu söyledikleri çarpıcıydı: Maç Napoli’de oynanmasaydı biz finale çıkardık.

Bir kentin bir futbol takımı ile özdeşleşmesi olağan dışı bir olay değil. Bir metropolün birden fazla takımı barındırdığı durumlar da vardır tabi; burada kentle olan ilişkiler biraz daha değişiktir. Napoli’de şehri en üst ligde temsil eden sadece bir takım vardır: SSC Napoli… Körfezde yer alan ve Güney Krallığının da uzun süre başkenti olan bu şehir, takımla tamamen özdeşleşmiştir. Maradona ve Napoli ise, bir kent ile bir efsanenin birbiriyle uyumunun şahane örneği; bir aşk tadında.

Napoli tarihsel, sosyolojik ve kültürel etkenlerin zenginleştirdiği bir şehir. Katalonya gibi kendine öz bir kimliği, davranışsal karakteristiği ve lehçesi var. Son yıllarda ülkenin güney kesiminde örgütlü suçun artması ve farklılıkların ekonomik düzeyde de hissedilmesi ile halk, yaşamak için Yeni ve Eski dünyaya göç etmek zorunda kaldı. Ama şehrin kutsallığı o göçmenlerin 3. ve 4. kuşak uzak ahfadında dahi yer etmiş. Yine de Napoliten şarkıların yer küre üzerine genişçe yayılmış tınısının tek sebebi bu kutsallık değil.

İngiliz seyyahlar 20. yüzyıl başlarında futbolu Napoli’ye getirdiklerinde amaç kentlerde yabancılarla kaynaşmaktı. Kıyasla aristokrat ve burjuvaların ilgisini çekmiş olsa da bir deniz kentinin yelken, yüzme, kürek gibi sportif faaliyetlerinden de dışlanmış olan orta sınıf için 1. Dünya Savaşı’nın da etkisi ile futbol, ifadesiz kalmıştı. 1920’lere gelindiğinde savaş, kocaman bir şehri değiştirmişti. Kadın özgürleşirken iletişim araçları önem kazandı. Burjuvazi hukuk, politika ve eğlence siperlerdeki hayatı komuta etme deneyimi yaşamıştı. İtalya’da yeni bir rejim, faşizm, kendisini dayatıyordu.

Askeri ve ırkçı ideolojilerini empoze etmek için sporu araç olarak kullanmak faşist liderlerin yaygın ve bilinen yöntemidir. Bir kitle iletişim dehası olan Mussolini de bütün sportif organizasyonları ve bununla ilgili her türlü iletişimi teşvik etti. 1929’dan beri İtalya futboluna ağırlığını koyan squadroni (Juventus, Ambrossiana-Inter, Bolonya, Cenova) maçları faşist propaganda tarafından ülkeyi dünya çapında yücelten kahramanvari işler olarak kutlandılar. Kısa süre sonra bu squadroniye iki öncü kuruluş olan Naples ve Internazionale’nin birleşmesinden doğan FC Napoli de katıldı.

GLI AZZURRILERİN YÜKSELİŞİ

Napoli’nin, İtalya devlet örgüsü içerisinde asimilasyonu tamamlanmış değil. Ülkenin kuzey ve orta kesimi tarafından sıkça ırkçı söylemlere maruz kalan şehrin halkı için de futbol, asla sadece futbol değil. Bu nedenle kurulduğu günden beri beyaz yaka ve mavi gömleğiyle FC Napoli tüm partenopeilerin (Napolyon’un İtalya’yı ele geçirdikten sonra Napoli krallığına verdiği ad. Şiir dilinde Napolili.) kalbini almaya devam ediyor.

II. Dünya Savaşı’na kadar kulübün büyük başarıları olmadı. Puan tablosunun üçte birlik ilk kısmında yer buldu hep. 1941/42 sezonunda şehri kasıp kavuran hava saldırıları arasında ise ilk kez cadetti (2. Lig)’ye düştü Gli Azzuriler. Faşist rejimin çöküşü, Alman ordusu altında yaşanan işgal dönemi şehirde futbolun gerilere atılmasını gerektiriyordu. Nasıl atılmasındı ki? Stadyum benzerleri gibi harabeye dönmüştü aralıksız ateş altında. Halkı FC Napoli’nin etkinlikleri etrafında toplayacak uzun yıllar ve sayısız çabalardan sonra, 50’li yıllarla birlikte değişen İtalyan toplumundan farklı olarak Milli Kralcı Parti’nin başkanı olan, enerjiden, paradan ve demagojiden yana zengin armatör Achille Lauro takımın başkanı oldu. Mussolini idealindeki Lauro başkanlığında takımın felaket sonuçlar aldığı zamanlar da oldu; ancak, takımın adının yayılmasında ve Güney popülizmi odağındaki söylemleri takımın kent ile özdeşleşmesinde büyük katkıda bulundu. Orta-sol yönelimin ülke geneline yayılması ile koltuğu devretmek zorunda kaldığında Lauro zaten çok yaşlanmıştı. İstikrarsız geçen bir süre sonunda mavilerin kaptanı genç inşaat müteahhidi Corrado Ferlaino oluyordu. Ferlaino yaptığı başarılı pazarlama çalışmalarıyla takıma maddi istikrar sağlarken ultraları da kulübün dışında bırakmadı. FC Napoli geri dönüyordu.

SCUDETTO’NUN FETHİ

Sene 1983… Diego Armando Maradona’nın o zamanın piyasası ile fahiş sayılabilecek bir bedelle Barcelona’dan Napoli’ye gelmesi aynı zamanda kulüp tarihinde bir çağı kapatıp yepyeni bir çağı açıyordu. Ferlaino’nun başarısı da taçlanıyordu.

Acılı bir kent Napoli. Yanı başındaki Pompei’nin tüm halkı 1900 yıl önce bir felaketle can verdiğinde Vezüv Yanardağı 25 bin nüfuslu kentin üzerini lavla örtmüştü. Uyur pozisyonda olan çocuklar, sırtlarındaki mücevher çuvalıyla sokak kapısını açmaya çalışan kadınlar, erkekler… Hepsi taş kesilmişti. Felaket, bir şehri haritadan silmişti. Felaketten yüzyıllar sonra o kente çok uzaklardan bir kahraman gelmişti. Capodichino havaalanında yapılan coşkulu karşılamadan başlayarak Maradona kül küresini üflüyordu. Bu aşı, takımı her sene zirveye daha da yaklaştırdı.

1987. Sıcak bir Mayıs akşamı Vezüv ailesi yaz gecesi rüyasını yaşıyordu. Çoğu partenopei tarafından kulübün doğum tarihi olarak kabul edilir 17 Mayıs. Napoli şarkı söylüyordu, Napoli dans ediyordu. Büyüklerin ve çocukların, erkeklerin ve kadınların, zenginlerin ve yoksulların, burjuvaların ve avarelerin birlikte katıldığı bir tür tarantella rock’a dönüştü gece adeta diye anlatır Antonio Grihelli bir makalesinde. Bugün hala en çok Juventus maçlarında maruz kaldıkları “Vezüv, onları ateşle yıka” söylemine inat küllerinden yeniden doğdu Napoli. Tan yeri ağarana kadar şarkı söylediler. Trompet, çan, davul ve tencere, tava gibi en akla gelmez enstrümanlarla cehennemi bir gürültü kopardılar. Milano’dan Frankfurt’a, New York’tan Hong Kong’a. Yoksul insanların da dertlerini unuttuğu bir geceydi. Eski Napoliten şarkıların birinde şöyle der: “Dimane tengo’e diebette, stasera so’nu re” (Yarın yine borçlarım olacak ama bu akşam ben bir kralım.) Hayata dair varoluşsal bir durumu bu sihirli oyunun küçük bir lütfu ile karşı karşıya getirmek gülünç olabilir ancak küresel köyde bir stadyumun bağırtısı, okyanusun dibinden bile duyulabilecek bir çınlamadır.

Napoli-campione-dItalia-1987-Foto-Sud-Sergio-Siano

Takım bundan sonra bir kez daha scudettoyu, sonrasında İtalya kupası ve UEFA kupasını kazanmış olsa da ilk olan her zaman özel kaldı. O akşam kim zıplamıyorsa Juventus’luydu. FC Napoli taraftarları 17 Mayıs 1987’yi kaderin bir armağanı olarak müzelerine kaldırdılar. Maradona’dan sonra emekliye ayırdıkları 10 numaralı formayı da hemen onun yanına… Çok fazla değerlendirmek, analiz etmek de densizlik olur…

Kaynaklar:

https://sites.duke.edu

https://en.wikipedia.org

Tanıl Bora – Futbol ve Kültürü

futbol faciaları

Previous:

Futbol tarihindeki unutulmaz stadyum faciaları

You may also like

Yorum Yap