Oyuncuyu paraya dönüştüren adam: Mino Raiola

27 Mart of 2015

Zlatan Ibrahimovic denince akıllara ilk gelen isimlerden biri de hiç şüphesiz en az Ibra kadar kibirli ve nevi şahsına münhasır Mino Raiola.

Yazar: Emre Çelik

emrecelik@hayatimfutbol.com | twitter.com_ecelik | 27.03.2015

“Üzerime deri Gucci marka ceketimi giydim. Kaba biriymişim gibi bir imaj bırakmaya niyetim yoktu. Altın saatimi taktım ve Porsche’umu da tam restoranın önüne park ettim.” Zlatan Ibrahimovic önce o dönem aynı takımda oynadığı Maxwell’in aracılığıyla kendisiyle görüşme ayarlamak isteyen fakat telefonda dahi anlaşamadığı, sonunda araya gazeteci Thijs Slegers’in araya girmesiyle kabul ettiği Mino Raiola ile yapacağı ilk buluşmayı kitabında bu sözlerle anlatıyor. “Bu adamın temsilci olması gerekmiyor muydu? Kot ve t-shirt giymiş, kocaman bir göbeği olan biri. Kim bu herif? Böyle midesi olan futbolcu temsilcisi olabilir mi? Peki ne mi sipariş etti? Avokado ve karides ile birlikte suşi mi? Hayır, masaya bir yığın yemek geldi. Beş kişiye yetecek kadar. Ve hepsini bir anda mideye indirdi.”

Raiola, 2003’teki ilk buluşmalarında Zlatan’ı sadece kodaman görüntüsü ve Amsterdam’daki Okura Hotel’de sanki 1 haftadır aç yaşıyormuşçasına yemeklere saldırmasıyla etkilemeyecekti. Zlatan daha ilk şaşkınlığını atlatamadan “Masaya üzerinde isimler ve numaralar olan bir A4 çıkardı. Christian Vieri 27 maçta 24 gol, Inzaghi 25 maçta 20 gol… ve Zlatan Ibrahimovic 25 maçta 5 gol. Ardından da can alıcı soruyu patlattı ‘Sence bu istatistiklerle seni satabilir miyim? Çok klas olduğunu düşünüyorsun, değil mi? Saatin ve Porche’un ile insanları etkileyebileceğini düşünüyorsun ama etkileyemezsin. Bence hepsi değersiz şeyler. Bana şunun cevabını ver; Dünyanın en iyisi olmak ve daha fazla kazanmak istiyor musun?’ Evet deyince de ‘Dünyanın en iyisi olursan diğerlerini zaten kazanacaksın. Fakat paranın peşinde koşarsan hiçbir şey elde edemeyeceksin. Biliyorsun değil mi?’ Düşün ve bana kararını bildir. Fakat şunu da unutma. Benimle çalışmak istiyorsan söylediklerimin hepsini yapmak zorundasın. Arabalarını, tüm saatlerini satmak ve şu ankinden üç kat daha fazla çalışmak zorundasın çünkü istatistiklerin b*k gibi.”

ibraIbra-Raiola ortaklığı, İsveçli oyuncunun ifadeleriyle bu şekilde başladı. Raiola olmadan da Ibrahimovic belki adından söz ettirebilirdi ama şu anki konumuna gelebilir miydi bilinmez. Belki de Raiola’nın dediği gibi adından söz ettirmesine rağmen anca orta sıra bir Premier League takımının yolunu tutardı. Bu açıdan düşününce Ibrahimovic için Raiola’nın önemini “kariyerine gerçekten start veren adam” şeklinde tanımlamak çok da yanlış olmaz. Ki Ibra, anlattığı bu diyaloğun ardından da işlerin güllük gülistanlık gitmediğini, ekstra çalışmaya başlamasına rağmen Raiola’nın sürekli şikayet edecek bir şeyler bulduğunu belirtiyor. Ama Ibra, “harika şişko aptal” diyerek tanımladığı Raiola ile sonunda aynı frekansa ulaşıyor. Gerisi zaten herkesin malumu. Fakat bu hikâyenin ana kahramanı Ibrahimovic değil Carmine “Mino” Raiola.

1967’de Nocera Inferiore’de doğmasına rağmen, Raiola ailesinin, hemen akabinde Hollanda’nın Haarlem kentine göçü Mino’nun da kaderini çizecektir. Mekaniker olan baba Raiola, ardından küçük bir sandviç dükkanı açar ama sermaye büyüdükçe küçük dükkan önce bir pizzacıya döner. Raiolaların pizzaları tuttukça da restoran gittikçe lüks, üst kesimin uğrak noktası gelir. Tıpkı her cuma restorana uğrayan HFC Haarlem’in başkanı ve eşi gibi. Ticareti restoran için İtalyan firmalarıyla yapılacak anlaşmaların pazarlıklarını yaparak öğrenen Mino Raiola, aslında futbola da savunma oyuncusu olarak Haarlem’in altyapısında oynayarak giriş yapmıştır. Ama her buluşmadan “Sen futboldan hiç anlamıyorsun” dediği kulüp başkanı genç Mino Raiola’ya “Tamam gel altyapının başına geç” dediğinde Mino henüz 19’undayken kendini tam anlamıyla futbolun içinde buldu. Yıllar sonra koltuğa oturduğu gün için “Olmayan parayla takımı geliştiremeyeceğimi fark ettiğimde çok kötü hissetmiştim” diyecekti. Nitekim Haarlem’de çok kalmadı ve Rob Jansen’in Sport-Promotion’una kapağı attı. Fakat o yıllarda bu işin babaları Gullit’i Milan’a götüren Coster Cor ve Appolonius Konijnburg’dü. Raiola’nın piyasadaki ilk kayda değer hamlesi Sport-Promotion’a bağlı Dennis Berkgamp’ı 1991’de en sevdiği kulüp olan Napoli’ye önermek oldu. Corrado Ferlaino’yu arayıp dönemin parasıyla 700 milyon lire’ye transferin gerçekleşeceğini belirtmişti ama Napoli’den resmen “Berkgamp da kim?” yanıtını aldı. Raiola için bu olmayan transferin önemi, bu işte duygusallığa yer olmadığını anlaması olmuştu ve intikamını da 1993’te, sadece iki sene sonra Napoli’nin Dennis Berkgamp için Inter’den daha fazla para koymasına rağmen yaklaşık 18 milyar lire’ye oyuncuyu Inter’e göndererek aldı.

nedvedRaiola, Sport-Promotion’da çok durmadı. 1996’da Euro 96’dan hemen sonra PSV ile anlaşan Pavel Nedved’i adeta Hollanda ekibinin elinden çalıp Çizme’ye transferini gerçekleştirdi. İlk bağımsız transferiyle hem Nedved’i Lazio tarihinin en pahalı oyuncusu yaptı hem de kendi ününü biraz da lâkaplarından biri olan “mafya”yı hak edercesine artırmayı başardı. İşin garip yanı, Raiola kağıt üzerinde Pavel Nedved’in menajeri bile değildi. Raiola oyuncuyu mutlu etmesini biliyordu, başta Ajax ve İtalyanlar olmak üzere kulüplere kazandırıyordu ve hepsinden de önemlisi kendisi de kazanıyordu. Nedved’i 2001’de Juventus’a rekorla gönderirken de kağıt üzerinde yine Nedved’in temsilcisi değildi ama bu transfer gündeme geldiğinde Lazio, Juventus ve Nedved’den sonra akıllara ilk gelen Raiola’dan başkası değildi. İşler öyle bir hal aldı ki başı sıkışan kulüp, hatta teklifler karşısında ne yapacağını şaşıran oyuncu temsilcileri bile Raiola’yı arayıp “Şu işe bir el atsana” diyordu. Tıpkı Maxwell’e 8 yıl gayriresmi temsilcilik yaptığı, 2010’da İspanya’ya dönmesi kuvvetle muhtemel karşılanan Robinho’nun temsilcisi olmamasına rağmen alıp Milan’a imza atmasını sağladığı gibi.

Raiola işin sırrını “oyuncuyu mutlu etmek en önemli faktördür” diyerek açıklıyor. Nedved konusunda Moggi ile neredeyse 10 sene boyunca tek bir kelime bile konuşmadığını ama konu “iş” meselelerine gelince masaya koşarak oturduğunu anlatıyor. Tıpkı Ibra’yla buluşmadan önce Ibra’nın “artist” tavırlarından sonra kallavi bir laf savurup “seninle mi uğraşacağım” dediği ama ardından o buluşmayı bir şekilde ayarladığı gibi. Ve doğru zamanda transferden kaçmamaya… “Napoli, ben satalım dediğimde Hamsik’i elden çıkarsaydı en az 60-70 milyon euro kazanırdı. Şu an o paraların yanına yaklaşamaz” ve “Bence bir oyuncu takımdan ayrılmak istiyorsa uzatmanın alemi yok. O oyuncuyu satmak gerek. Devam etmesinin ne takıma ne de kendisine faydası dokunur” sözleri Raiola’nın yaklaşımını açıkça ortaya koyuyor. Bu arada belirtmek şart; Hamsik de Raiola’nın oyuncularından birisi değil ama menajeri “ben artık ne yapacağımı şaşırdım” deyip Raiola’yı arayanlardan. Ne Napoli ne Hamsik’in temsilcisi ne de Raiola kazanamadı ama kaybeden belki de ‘o son adımı atmayı başaramayan’ Hamsik oldu. Tabi bunları söylese de isminin nasıl telaffuz edildiğini soran gazetecilere “Bana para verdikten sonra ne dediğinizin hiç önemi yok” diyen birinin gerçekten oyuncuyu düşünüp düşünmediği de sonuna kadar sorgulanabilir.

balo“Bay %5”, PSG ile yaptığı “efsanevi” sözleşmenin ardından son dönemde Ibrahimovic ile değil daha çok Pogba ve Balotelli ile gündeme geliyor. Ibrahimovic’in Inter’de oynadığı dönemde keşfedip Raiola’ya yönlendirdiği, “Bay %5”in de “sana üç Ballon d’Or kazandıracağım” dediği Balotelli. Fakat her ne kadar inatçı ve mafyavari bir imaj çizse de Raiola güne adapte olabilenlerden. Belki de onu başarılı kılan en önemli faktör bu. Yıllarca savunmasına karşın “Artık 24 yaşında. Tecrübesizliğin, gençliğin arkasına sığınabilecek durumda değil. Liverpool’da da olmazsa bir daha büyük kulübe transfer yapamaz. Liverpool bu açıdan Mario’nun son şansı” sözlerini açıkça söyleyebiliyor. Belki de Balotelli’nin “bir türlü tutmaması” çıkıp hemen hemen her gün Salvador Dali portresine benzettiği Pogba hakkında konuşmasının tek sebebi. “Juve Şampiyonlar Ligi’ni kazanmak istiyorsa Pogba’yı takımda tutmalı ve ardından Ajax’tan Kishna’yı, Everton’dan Lukaku’yu, Elche’den Jonathas’ı almalı” ile yaptığı zamanında beceremediği futbol direktörlüğü değil, elbette oyuncularını piyasa yapıp bir yandan da kulübe gözdağı vermek. Lukaku ve Kishna’nın temsilcisinin Raiola olduğunu söylemeye herhalde gerek yok. Gerçi Jonathas örneğinde olduğu gibi Raiola’nın bir oyuncudan kâr etmesi için o ismin resmi temsilcisi olmasına da gerek yok.

Raiola “Bu iş yorucu. Sabahın köründe uyanmak, yıl boyunca 300 gün seyahat etmek zorunda kalıyorum. Hayalim bir futbol takımı alıp kendi işimi yapmak” dese de görünene göre Pogba’nın ve elindeki birçok genç yıldızın ekmeğini yemeden bu işi bırakacağını düşünmek saflık olur. Anlayacağınız birçoklarına göre sert, patavatsız, eski kafalı Raiola’nın dâhil olduğu haberlere uzun yıllar daha şahitlik edeceğiz. Ha, futbol kulübü kurmak temsilcilikten daha karlı bir hal alırsa o başka!

*Ağırlıkla Paolo Crecchi’nin Raiola ile yaptığı röportaj ve Martin Domin’in Daily Mail’e yazdığı yazı kaynak olarak kullanılmıştır.

kapak

Previous:

Parma’nın çöküşü

tv

Next:

Dosya: Süper Lig A.Ş.

You may also like

  • social-media-tools
    13 Kas

    Sadakat.com

    Futbol Yönetimi

    Biliyorsunuz, artık spor kulüplerine sadece yayın gelirleri ve tribün gelirleri yetmiyor. Web siteleri ve sosyal ...

  • FBL-ITA- INTER MILAN- LAZIO
    06 Şub

    İtalya’da skandal bitmez

    Futbol Yönetimi

    Varşova’ya UEFA kupası ilk tur maçına giden Udinese, Avrupa Futbolu’nun en büyük skandallarından biriyle dönüyordu. ...

  • pele-neymar-produk-terbaik-akademi-santos_50il9qq2jkvw1jgwevmfwo1o4
    20 Eyl

    222

    Futbol Yönetimi

    Her sene daha da çılgınlaşan transfer piyasası hepimizi dehşete düşürüyor. Biz henüz Neymar’ı bitirememişken Real ...

  • 104530971
    25 Oca

    Valencia Belediyespor

    Futbol Yönetimi

    Aslında İspanyol kulüp sistemine kötü demek için bir krize gerek yoktu ama krizle birlikte sorunlar ...

Yorum Yap