Yabancı sınırı gerçekleri

06 Eylül of 2017

Nihayet yabancı konusunda ana hatlarıyla geneli memnun eden bir karar çıktı ve ortadaki gürültüden, kirlilikten kurtulduk. Kararı beğenip beğenmemek bir yana, en azından bu kavganın gündemin tepesinden inmemesinden kurtulduğumuz için mutlu mu olsak?

Yazar: İsmail Şayan

is.mail.sayan@gmail.com | twitter.com/is_xs

NOT: Bu yazı 23.01.2015 tarihinde, yani, yabancı sınırının 14 yerli + 14 yabancı kabul edildiği tarihten 2 hafta sonra yayınlanmıştır.

2013 yazının en büyük eğlencelerinden biri, “acaba bu sabah Mert Aydın’ın kafasından buharlar çıkmaya başlayacak mı” merakıyla ekran karşısına oturmaktı. Yanıtının değişmediği bilinen o soru, nedense her sabah Mert Aydın’a soruluyor, Mert Aydın da aynı yanıtı veriyordu.

“Yabancı sayısında kararın ne zaman verileceği” sorusuna, bu kulda hiç olamayan bir sabrın sahibi Mert Aydın, her sabah bıkmadan, “kararın zaten açıklanmış olduğu” yanıtını tekrarladı. Sorunun neden her sabah izleyiciden geldiği ve her sabah yorumcuya soruluşu ise üzerinde düşünmeyi hak ediyor. Bu nasıl bir algı boyamasıydı? Yanıtı “böyle bir şey yok” olan bir soruyu her sabah tekrarlamak… Misal “Messi takıma Topuk Yaylası’nda mı katılacak Samandıra’da mı” ya da “Drogba, Burak ve Sneijder varken Ronaldo’nun da alınması doğru mu” diye her sabah sorsak, her sabah okunur ve yanıtlanır mıydı? “Sakın bunu evde denemeyin” demeye gerek görmüyoruz.

Ortada bir yıl öncesinden tüm tarafların oluruyla açıklanmış bir karar vardı ve uygulanacağı üstüne basa basa belirtilmişti, karardan dönmenin ilk itirazda hukuki engelle karşılaşacağı da belliydi ancak bunlar hiç yokmuşçasına bir algı ve yeni karar beklentisi yaratılmıştı. 1,5 yıl boyunca yabancı sayısıyla yatıp yabancı sayısıyla kalktık.

Can mı canan mı?

Bir buçuk yıl boyunca yabancı sayısı tartışması önümüze sürülürken:

1) Türkiye’nin oynattığı yabancı oyuncu sayısında değil, ürettiği yerli oyuncuda geride olduğunu tüm CIES ve UEFA raporları ortaya koyuyor, hatta UEFA 2012’de yayınladığı gösterge raporunda Avrupa’da mücadele eden Türk takımlarındaki yerli oyuncu sayısının gerileyişine dikkat çekiyordu. Bu arada milli takımın trendi de gerileyişti.

2) AB’ye üyelik hedefinin bugün gerçekleşmesi halinde en iyimser tahminle kulüplerin %80’inin iki yıl içinde kepenk indireceği ortadaydı.

3) Avrupa’da bilet dışında ek bir kart olmadan maç izlemenin mümkün olmadığı (İtalya dahil) tek ülke, Türkiye’ydi.

4) Avrupa Kupaları’na katılan tüm takımları FFP cezası alan tek ülke, Türkiye’ydi.

5) Yabancı azlığından şikayet edilen Süper Lig, Premier League’den sonra ülke dışına en yüksek net transfer bedelini ödeyen ülkeydi. Üstelik, geliri kendisinin 3 katı olan Almanya, İspanya ve İtalya’ya nal toplatıyordu.

6) 2012/13 sezonu Mart ortasında Fransa’da Fransa doğumlu 333, İspanya’da İspanya doğumlu 296 oyuncu forma giymişti. “Yabancısı sınırsız” Almanya’da sayı 242 iken “yabancısı az” Türkiye’de 210’du. Başka milli takımlarda oynayanlar dahil gurbetçiler eklendiğinde 297’ye ulaşılıyordu.

7) UEFA, Süper Lig’in 2012 zararını, 124 milyon 352 bin euro olarak açıklamıştı. Gelirin %23 fazlası, olmayan para harcanıyordu. 2 yıl önce kulüp başına 7,78 milyon dolar olan yayın geliri 2012’de 19,62 milyon dolara çıkmış, yani 2,5 katını aşmıştı ama tüm kulüpler parasızlıktan şikayet ediyordu.

8) Stadyumlara harcanan 3,5 milyar dolar Brezilya’da ayaklanmalara yol açmış, bu paranın temel ihtiyaçlara ayrılması istenmişti. Ekonomisi Brezilya’nın üçte biri civarındaki Türkiye’nin statlara yaptığı harcama da benzer düzeydeydi ama bırakın Dünya Kupası’nı, Avrupa Şampiyonası bile düzenlemeyecekti.

9) FIFpro 2013 yazında futbolculara “Türkiye’ye gitmeyin” çağrısı yapmıştı. Kulüpler, haklarında FIFA’da açılan davalarda dünyanın zirvesindeydi. Üstelik, yerli oyuncu ve teknik adamların FIFA’ya gitmesi yasak ve bu davaların hepsini sadece yabancılar açmıştı.

10) Ülke dışına başvuru yapamayan yerli oyuncu ve teknik adamlar, Anlaşmazlık Çözüm Kurulu’nun da kaldırılması ile kulüplere karşı çaresiz kalmıştı. Ücretler ödenmiyor, Eskişehirsporlu Ediz Bahtiyaroğlu gibi ölümünün üzerinden iki yıl geçmesine karşın parası ödenmemişlere rastlanabiliyordu.

Ancak bu süreçte bunların hepsi önemsizdi, rafta gibiydi. Yabancı sayısı ile yatıp yabancı sayısı ile kalktık.

Gerçeküstü gerçekler

Aslında tartışmaların başı ile sonu arasında olan şuydu: Sahadaki bir yabancı kulübeye geçmiş, tribünde oturan iki adam evine gitmişti! Ama İspanya’nın 62 ile 73 arasında ya da İtalya’nın 66’dan 80’e yaptığı gibi yabancı tamamen yasaklanmışçasına bir hava vardı.

Öyle bir propaganda başlamıştı ki milli maçlar sonrası milli takım üzerine yapan futbol programları bile yabancı sınırıyla başlayıp yabancı sınırıyla bitiyordu. Öyle bir propagandaydı ki en net gerçekler bile eğilip bükülerek kamuoyuna amaca uygun hale getirilmiş şekilde sunuluyordu. Kendi Goebbels’lerini yaratan Türk futbol medyası, bir kaç istisna dışında, yabancı dil bilmeyenin doğru bilgi edinme şansını ortadan kaldırmıştı.

Kenardan izlerken bu beyin yıkama sürecinde akıl almaz şeyler gördük… Futbolcuların kazandığı paralar dillere pelesenkti, bir genel eleştiri anlaşılabilirdi ama bunun alçakça, adice yapılışını, Burak Yılmaz ve Selçuk İnan başta belirli oyuncuların taraftara hedef gösterilişini gördük. Avrupa’daki uygulamalar hakkında yalanın bininin bir para olduğunu, Almanya’nın durumu ve yabancı serbestisiyle ilişkisine dair garip savları, İngiltere’nin tercihini milli takımdan değil kulüplerden yana kullandığını iddia edenleri, mili takım başarısı ile yabancı sayısı arasında ilişki kurulamayacağını öne sürenleri ve en önemlisi, kimin ne olduğunu gördük…

Nihayet yeni bir evreye geçiyoruz. Cem Dizdar’ın ifadesiyle “Ben, Hayatım ve Eserlerim” başlığı rahatlıkla konabilecek konuşması sırasında Fatih Terim, yeni uygulamanın ana hatlarını açıkladı. Ertesi gün hepimiz biraz daha bilgi beklerken yine upuzun bir konuşma yaparak bilmediğimiz neredeyse hiç bir şey söylemedi. Ama ‘sürreel gerçekler’ üzerine kurulu futbol alemimizde, o titre erişmiş birinin “kral çıplak” demesi bile önemliydi.

Arayış

Şu aşamada dahi uygulamanın ciddi şekilde eleştirilebilecek yanları var… Örneğin, sayıda büyük bir arttırıma giderken kaleci konusunda daha önce olmayan bir sınırlama getirilmesi, başlıbaşına bir tezat oluşturuyor. Devleti tarafından Türk pasaportu verilmiş insanları anayasaya aykırı bir şekilde yabancı saymak ise “futbolun eski alışkanlıkları” ile açıklanabilir. FIFA ve UEFA başta olmak üzere futbol, hukuka aykırı kural olamayacağını 90’ların ikinci yarısında öğrenmişti oysa. Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde bir organizasyon(TFF) oluşturup, çatısı altında kafanıza göre ürettiğiniz kurallarla yaşayamaz, devletinizin verdiği ve tüm dünyanın tanıdığı pasaportu tanımazlık edemez, kendinizi bu ülkenin yasalarının üzerinde konumlandıramazsınız.

Seminer sırasında dikkati çeken bir başka nokta şuydu: Teknik adamlar, sorunların ve asıl kaynaklarının farkındaydılar ancak hiç kimse onlara fikirlerini sormamıştı. 2015 yılının kulüpler için vergi affını isteyen ilk kişisi olarak not aldığımız Bülent Uygun, “bizim dönemimizde yıldız çoktu, milli takım için rekabet ederdik, şimdi oyuncu bulunamıyor” diyerek nereden nereye gelindiğini hatırlatırken bir başka teknik adam “Yerli oynatana teşvik verilecekmiş, lütfen para ödemesinler, o kulüp için ne yapılması gerekiyorsa onu yapsınlar, bu yönetimler o paraları da transfere harcar” diyerek acı bir tabloya dikkat çekiyordu. Ama işi yöneticiler seviyesinde bitirmek seçilmişti. Zaten Yılmaz Vural da “Yönetimlerin böyle bir talebi olmuş, federasyon da uygun görmüş, bu bir arayış…” diyerek özeti yapıyordu.

Temel amacımız kuralları eleştirmek değil, tamamı açıklanmadan -bir zahmet açıklansa fena olmaz- pek sağlıklı olmaz. Fikrimiz, bu tartışmada gelinen noktadan ziyade geliş sürecini incelemenin daha değerli olduğu, asıl bilinmesi gerekenlerin orada yattığı… Elbette sonrasına dair de söylenecekler var.

elma-armut-2

ELMALAR ve ARMUTLAR

“Orada yabancı kuralı şöyle, bizde böyle” en yaygın argüman sunma yöntemlerinden biriydi. Oysa AB ülkelerindeki mevzuat, yasalar ve kulüplerin konumu Türkiye’den çok farklı. Böyle olunca bu tür kıyaslar elma ile armudu toplamaktan farksız oluyor ve havada kalıyor

UEFA’nın FFP uygulamasında, tesislere yapılan harcamalar hesaplamalara dahil edilmiyor. Bu harcamalara -şu anda Beşiktaş’ın yararlandığı gibi- muafiyet uygulanıyor. Uygulama, İngilizlerin itirazı sonucu geldi. İtiraz şöyleydi:

“Bizde kulüpler genellikle stadyumlarını kendileri yapıyor. Oysa bazı ülkelerde (İtalya, Fransa vb) stadyumları devlet geçmişte yapıp kulüplere kiralamış. Biz, kulüplerin kazandığı paralardan aldığımız vergilerle okul, yol, hastane yapıyoruz onlar ise okul, yol, hastane yapmak için toplanmış olması gereken paralarla stadyum yapıp kulüplere vermişler. Stadına 600 milyon sterlin harcayan Arsenal, bu kulüplerle nasıl aynı kefeye konabilir?”

İtiraz haklı bulundu, stadyum ve tesis inşası masrafının, giderlerden ve “toplam borç”tan muaf olmasına karar verildi. Elma ile armut ayrıldı. Hatta şu aralar İspanya bu kiraların, yakınlarındaki binalara kıyasla komik kaldığını söyleyerek adil rekabet adına “fair value” kavramına uygun değerlemeyle dikkate alınmasını istiyor.

Yabancı tartışmaları sırasında Türkiye’deki durum sık sık Avrupa’yla, hatta “AB artı Schengen” ülkeleriyle karşılaştırıldı. Oysa bu temel bir hata ve elma ile armudu toplamak gibi. İngiltere’de Fransız oyuncunun yabancı sayılmaması, futbolla ilgili hiç bir organın (FIFA, UEFA, FA, vb) arzusuyla gerçekleşmedi. Karar, tamamen AB’ye ait.

AB kararı almakla yetinmedi, uygulamayanı kapatmakla tehdit etti. İspanya; Fransızı veya İtalyanı yabancı saydığı bir ligi oynamaya kalkarsa o lig durdurulur, o federasyon değişir, yetkililer de ceza alır. Mesele tamamen hukuk, işgücünün AB’de serbest dolaşım hakkı. AB “bu yasalara uyulacak” emrini verdi, federasyonlar ve UEFA da uydu. Zaten aksi de düşünülemezdi. Ancak Türkiye, AB üyesi veya Schengen’in parçası olmadığı için durum tamamen farklı.

Türk oyuncular bu ülkelerde yabancı kategorisinde. AB, henüz Türk vatandaşlarına serbest dolaşım hakkını vermedi. Yalnızca sistemde legal olarak yer edinmişlere, o ülke sınırları içinde ayrımcılık yapmama garantisi var. Bu yolu açan, Slovak hentbol kalecisi Kolpak’ın Almanya’da açtığı dava olmuştu. Yani Arda İspanya’da yabancı sayılamaz. Ama örneğin Portekiz’de yabancı. Öte yandan, İzlanda’nın en bilinmedik futbolcusunun önünde Portekiz’de oynamak için hiç bir engel yok. Engel koymaya kalkanın karşısında AB var, İzlanda AB üyesi değil ama Schengen Alanı’na, o da 1997’den beri AB Hukuku’na dahil.

TFF bizi AB’ye götür!

AB’nin Türkiye’ye vermediği serbest dolaşım hakkı, Türkiye tarafından da AB’ye verilmemiş. Yani Avrupalı’nın burada yabancı olması TFF’nin değil, Türkiye Cumhuriyeti’nin politikası. Hatta bildiğimiz kadarıyla Türkiye’de bu konuda mahkemeye dahi gidilemiyor. Hatırlanırsa, Galatasaray bu konuda mahkemeye gideceğini açıklamış, ancak sonu gelmemişti. Bir uluslararası denetim firmasının hazırladığı 2007 tarihli “AB Sürecinde Türk Futbolu” isimli raporun onuncu sayfasında, ‘Yabancı Futbolcu Kısıtlamasının Geleceği’ başlıklı bölümde durum şöyle anlatılmış:

“AB’nin hukuk düzeninde, kişiler AB’nin imzalamış olduğu anlaşmalardan kaynaklanan haklarını koruyabilmek için doğrudan mahkemeye gidebiliyorlar. … Ancak Türkiye’de benzer bir mekanizma sözkonusu değil. Türkiye’nin AB ile yapmış olduğu anlaşmalardan kaynaklanan hakların korunabilmesi için doğrudan mahkemeye gidilemiyor. Bu nedenle de Türkiye’deki yabancı futbolculara yönelik kota uygulamasının mahkeme yoluyla değiştirilmesi mümkün değil.”

Sorun, tamamen uluslararası ilişkiler ve hukuk sorunu. Çerçeveyi çizen Türkiye Cumhuriyeti’nin uluslararası politikaları ve yasaları. Ama TFF’den bunların hepsini yok sayıp çözüm bulması istendi. Aferin, bravo…

Türk kulüpleri, AB mensubu oyuncuları dilediği gibi oynatabilme konusunda AB kulüpleri gibi özgür değil. Ancak AB üyesi olmamanın da sağladığı avantajlar var ve kulüplerimiz bundan sonuna kadar, hatta sonunun da ötesinde yararlanmak konusunda son derece maharetliler. Türkiye ile AB’nin profesyonel sporlara ve kulüplere yaklaşımı tamamen farklı. Biz, çoktan terk ettikleri çerçevede yaklaşımı sürdürmekteyiz.

Örneğin kulüplere, “AB oyuncularının yerlilerle aynı statüde olmasını istiyorsunuz, o zaman siz de AB kulüpleri ile aynı statüde olun” teklifi götürüldüğünü varsayalım. Dev bir vergi yüküyle karşılaşacak ve devlet ya da belediyelerin kaynaklarından bir daha asla faydalanamayacak olan kulüplerin bunu kabul edeceğini zanneden var mı? AB kulübü gibi alabilmek isteniyor, ya AB kulübü gibi olabilmek?..

Kapıları diğer ülke oyuncularına en açık ülke konumundaki Almanya’yı ele alalım. Kapıların açıklığı, 12 Alman oyuncu ve yıllık ücretlere gelirin %50’sinden fazlasını ödeyememe kurallarıyla bütünlenmiş. Bunların yanında da sezonu zararda kapatan kulübe otomatik transfer yasağı, zarar büyükse puan silme var. Hepsi birbirini bütünleyerek bir sistem oluşturuyor. Kapının açık olması bizde bağıra bağıra istendi ama yanındaki kurallardan bahseden olmadı. Buna da şaşırmadık.

Bir kuralı bağlamından kopararak çekip almak, felaketten başka sonuç getirmiyor. “Doğru olanı” değil de “sadece işimize gelen kısmını” alma hastalığının hediyesi, enkaz halindeki kulüp yapıları oldu.

Örneğin “sözleşmeyi askıya alma”… Kural, İspanya çıkışlı. İspanyol’u bu hakkı tanımaya iten, kulüp kadrolarında en fazla 23 oyuncu ve 3 kaleciye izin vermesi. Uzun süreli sakatlıklarda kulübe bu sözleşmeyi askıya alıp kadroya yeni bir oyuncu katabilme hakkı tanınmış. Ancak biz 23+3 kuralını almadan sadece sözleşme askıya almayı aldık. 40 oyunculu kulüpler sözleşme dondurma peşinde koştu. Kadrosunun yabancı planlamasını beceremeyen ve istemediği oyunculardan kurtulamayan yönetimler, çözümü sözleşmeyi kağıt üzerinde askıya almakta aradılar. Şimdinin TFF Başkanı Sayın Demirören döneminde önce Delgado’nun sözleşmesinin askıya alınıp Tabata’nın transfer edilmesi, sonra Fernandes transferi için de o Tabata’nın sözleşmesini askıya alma çabası gibi trajikomik olaylar yaşadık. Tabii bu arada hepsinin parası ödendi, delik büyüdü. Belki dikkatinizi çekmiştir, üçü de aynı rolün oyuncusu.

Zemin farkı

Avrupa’da ve Türkiye’de, kulüplere uygulanan koşullar ve kulüplerin görevleri, yani zemin tamamen farklı.

O zamanki adıyla Avrupa Topluluğu, Walrave&Koch davasıyla profesyonel sporların dev bir sektör olduğunu ve bir kültür veya eğitim etkinliği olarak ele almanın imkansız olduğunu net bir şekilde anladı. Sübvansiyonlar uygulayarak ülkeye karşı görev beklemek, yalnızca amatör sporlara uygulanabilirdi. Yapı değiştirildi, muafiyetler kaldırıldı ve profesyonel spor kulüplerine şirketleşme şartı getirildi. Örneğin İspanya 1990‘da, İtalya 1981‘de çıkardığı yasalarla profesyonel kulüplere şirket olma şartını dayattı. İstemeyen amatörde devam edebilirdi.

Kulüpler, tüm vergileri indirimsiz, muafiyetsiz, eksiksiz ve zamanında ödemek zorundalar. Ayrıca vergi mükelleflerinin parasından da bu kulüpler için tek kuruş para harcanmıyor, o paralar ülke için harcanıyor. Devletin de bu kulüplerden vergilerini eksiksiz ve düzenli ödemeleri dışında bir talepte bulunma hakkı yok. Kulüpler tüm gelirlerini tamamen kendi kaynaklarıyla elde etmekte ve yürüttükleri altyapı çalışmalarının temel motivasyonu, kendi gelecekleri. Arsenal, Bayern, Dortmund, Real, Milan, Marsilya, Anderlecht veya bir başka Avrupa kulübü, altyapısını kendi geleceğini düşünerek yaşatıyor ve işletiyor.

Oysa Türkiye’de -şaşırmayın- kulüplerin yasalarla ortaya konmuş, tüzüklerinde açıkça belirtilmiş, ülkelerine ve vatandaşlarına karşı görevleri var. Kulüpler, Avrupa’dan farklı olarak “Kamu yararına dernek” statüsündeler. Görevleri de sporcu eğitmek ve yetiştirmek.

Örneğin Trabzonspor tüzüğünün amaç bölümünde, “Türkiye Cumhuriyeti Bakanlar Kurulunun 15.12.1995 gün ve 95 / 7682 sayılı kararı ile Kamuya Yararlı Dernek olan kulüp, …sporcular yetiştirmek …” ifadesi yer alırken Beşiktaş’ın tüzüğünde kulübün amacı “… sporcular yetiştirmek, …gençleri spora yöneltmek ve onlara spor yapma olanağı sağlamak, Türk sporunun gelişmesine ve ulusal takımların başarısına katkı sağlamak”, Bursaspor tüzüğünde “sporcular yetiştirmek, … Türk sporunun gelişmesine ve milli takımların başarısına katkı sağlamak”, Mersin İdman Yurdu tüzüğündeyse “Türk Sporu’na “zeki, çevik ve ahlaklı” sporcular yetiştirmek… her spor dalında amatör ruhla sporcular yetiştirmeköz kaynakta sporcu yetiştirmek” şeklinde anlatılmış. Tüm kulüplerin tüzüklerinin, yani anayasalarının “amaç” kısmında benzer ifadeler yer almakta.

Bu görevleri yerine getirmelerine yardımcı olmak için de devlet kulüplere kolaylık sağlamakta. O kadar ki, Şükrü Kızılot’un ifadesiyle “Türkiye kulüpler için vergi cenneti”. Tottenham’ın, Galatasaray’dan sadece %9 daha fazla kazandığı 2012/13 sezonunda ödediği vergi, o sezon 18 STSL kulübünün tamamına çıkan -maalesef ödedikleri diyemiyoruz- verginin toplamından daha fazla. Real, yıllık net 17 milyon euro ödediği Ronaldo için İspanyol maliyesine 18,3 milyon euro vergi ödüyor. Türkiye’de 17 milyon euro netin vergisi ise İspanya’nın 6’da birinden az: 3 milyon euro.

Şükrü Kızılot, Avrupa’da ödenen vergileri ve bizdeki durumu “Türkiye’deki kulüpler yayın gelirleri, saha reklam gelirleri, forma reklamları, maç bileti satışları, kombine bilet gelirleri, loca satış gelirleri, bonservis gelirleri nedeniyle 1 kuruş dahi vergi ödemiyorlar. Çünkü buna olanak sağlayan yasa maddesi ve tebliğ var (Bkz. KVK Md. 4/j ve 1 Seri No.lu Kurumlar Vergisi Genel Tebliği). Bunların yanı sıra spor kulüpleri, veraset ve intikal vergisinden de muaf” diyerek anlatmış.

STSL’ye düzenli uygulanan yıllık “teşvik”, 200 milyon euro düzeyinde. 3 milyar doları bulan stadyumlar hariç… Amaç belli: Sporcu yetiştirilmesi. Ama biz oyuncu yetiştirene bir de teşvik vermeyi planlıyoruz. “İşini yaptı diye postacıyı alkışlıyor musunuz” diye soran Roy Keane’in dudağını uçuklatırız. Görevi zaten mektubu alıcıya teslim olan postacıya, mektubu teslim ettiğinde ekstra prim ödeyeceğiz.

Ülkesine karşı görev Tottenham için vergisini ödemek, bizimkiler içinse sporcu yetiştirmek. O yüzden “Şu ülkede yabancı kuralı şöyle, bu ülkede yabancı kuralı böyle” diye yapılan karşılaştırmalar sağlıklı bir zemine oturmuyor, epeyce havada kalıyor.

Bunları kim istemez?

Daha net anlatalım. Sayın Ünal Aysal, yabancı sınırından şikayet ederken  “Dışarıdaki yarışacağımız kulüplerle aynı şartlarda yarışmadığımız ortada” demişti. Haklı… Şartlar eşit değil:

Mesela İngiltere, bırakın Chelsea’ye stat yapıp vermeyi, üstüne stat yapsın diye arazi bile vermiyor. Bu arada 138 yılın yıprattığı 42 binlik Stamford Bridge’de sıkışan Abramoviç’in, yeni stadyum inşası için Battersea’yi satın alma teklifi de uygun bulunmadı. Stadını kendi yapacak olan Tottenham ise metro istasyonu talebine belediyeden, “parasını öderseniz uygun” yanıtını aldı. Devletin dışında belediyeler de bu kulüplere arsa bağışlayamıyor, yasak. Bir arsayı almak ya da kiralamak istediklerindeyse onlara avantaj sağlanmıyor, ihale ilanı herkesin erişebileceği bir mecrada yayınlanıyor, hatta Battersea ihalesi için uluslararası bir tanıtım kampanyası düzenlendi ve arsa Malezyalılara gitti.

Dahası, kulüpler bizimkilerin muaf olduğunu saydığımız tüm vergileri geciktirmeden ödemek zorundalar. Ödemediklerinde af değil ceza alıyorlar. Üstelik futbolculara ödediği ücretlerin vergilerini %15 gibi “kıyak” orandan değil, o gelire sahip her İngiliz vatandaşının ödediği %45’ten ödüyorlar. Chelsea, kombine sattığında bunun tamamının vergisini ödemek zorunda. Bizde pek çoğunun yaptığı gibi bilet fiyatının neredeyse tamamı “derneğe bağış” olarak gösterilip vergiden yırtılamıyor. Mourinho’nun ya da Van Gaal’in maaşını, sigorta primini düşük ödemek için asgari ücretmiş gibi göstermiyorlar, sonuçlarını göze alamadıkları için denemeye girişmiyorlar bile! İngiliz SGK’sının başkanı da çıkıp “Fatih Terim, Samet Aybaba” diye isim saymak zorunda kalmıyor.

Hiç kimse kusura bakmasın ama gerçek bu.

2014’te 320 milyon sterlin (416 milyon €) futbol geliri (yayın, maç günü, sponsor) elde eden Chelsea, Türkiye’de olsaydı minimum 76 milyon sterlin (99 milyon €) daha az vergi ödeyecekti. Ayrıca sattığı ve kiraya verdiği oyuncular için ödemesi gereken yaklaşık 27 milyon sterlin (35 milyon €) tutan KDV’den de kurtulabilecekti. Kısaca, kasasına yılda 134 milyon Euro daha fazla para kalacaktı.

Hele bir de Londra belediyesi ya da İngiliz hükümeti, maç günü gelirlerini katlayabileceği yepyeni bir stadyumu yapıp verseydi, işte o zaman Chelsea’nin Messi’yi istediği haberlerine farklı bir gözle bakabilirdik.

Hâlâ “eşit şartlar”da olmamaktan gerçekten şikayeti olan Türk kulübü olduğuna inanıyor musunuz? Yoksa istenen şey eşit şart değil, işe gelen şart mı?

BU SINIR KİMİN?

Yabancı tartışmaları süresince sanki sayı ile yabancı sınırı koymak dünyanın en tuhaf uygulamasıymış gibi bir hava oluşturuldu. Oysa sınır her yerde var, sadece şekli ve ölçüsü değişiyor

Dünya genelinde ülkelerin büyük kısmı yabancı sınırlamasını tıpkı Türkiye gibi sayı üzerinden uyguluyor. Örneğin Güney Amerika genelinde 4 hakimiyeti var. Brezilya’da 3 yabancıya izin vardı bu sezon 5’e geçtiler. Kıtanın kuzeyinde 3 benimsenmiş. Afrika ve Asya genelinde, ayrıntılarda bazı ufak farklar olsa da uygulama sayı üzerinden. Örneğin yaşam biçimi ve dünyaya açıklığıyla Kuzey Kore’nin tam zıddı olan Güney Kore, 4+1 uyguluyor ancak buradaki “+1” pratiği farklı, “+1” bir Asya ülkesinden olmak zorunda. 4 Brezilyalınız olabilir ama beşinci yabancınız Brezilyalı olamaz. İran, Singapur veya bir başka Asya ülkesinden olmalı.

Avrupa’yı “AB hukuku” ve “diğerleri” şeklinde ikiye ayırmak gerekiyor. AB hukukunun dışında kalan ülkeler sayı uyguluyor. AB kanunlarının geçerli olduğu ülkelerin ise, diğer AB ülkelerinden oyuncuları yabancı saymaları yasak. Genel uygulama sayı.

İspanya’da 3, Fransa’da 4, İtalya’da 5 yabancı oyuncu kadroya katılabiliyor. Çek Cumhuriyeti ve İzlanda gibi bazı ülkelerse kadroda bulundurulacak yabancıya sınır koymamış ama ancak sahada 3 tanesi olabiliyor.

Avrupa’da 4 ülke farklı. Holanda ve Belçika, sınırı doğrudan ekonomik olarak belirleyenler. Ucuz ve kalitesi tartışmalı ama deneyim avantajıyla oynamaya nispeten hazır yabancıların, ülke gençlerinin önünü tıkamasını engellemek adına yabancı oyuncuların alacağı yıllık ücretlere alt sınır kondu.

Örneğin Hollanda’da bir yabancı futbolcunun yıllık ücreti, lig ortalamasının en az 1,5 katı olmak zorunda. Ama bununla bitmiyor. Bir kulüp, kadrosuna gelirinin en fazla %60’ını ödeyebilir. Maaştaki alt sınır, kulüplerin ödeyebileceği toplam maaştaki üst sınırla birleştirilerek hem bir kalite standardı hem de fiiliyatta bir sayı sınırı oluşturulmuş durumda.

Britanya’da ise bu konudaki kurallar, AB’nin resti sonrası 1999’da çıkarılan bir düzenleme ile geldi. Ancak İngiliz Federasyonu bu konudaki sınırlamanın katılaştırılacağını ve taslağını açıkladı. Geliş kriterlerini sıkılaştıracak olan İngiltere, minimum yerli sayısını da yükseltiyor ve kadrodaki toplam oyuncu sayısının birleşimiyle sayı sınırı getiriyor. Almanya ise şu anda “minimum yerli sayısı” ve katı “kadroya ödenecek toplam maaş” sınırı ile en rahat hareket eden ülke ve Avrupa’daki en uç örnek.

AB içinden oyunculara sınır koyamama yasağını aşmak için üretilen yöntem ise “homegrown” oldu. Doğrudan bir vatandaşlık kriteri getirmediği için serbest dolaşımı engellemiyor. Ama AB, UEFA’nın 4+4 uygulamasına izin verirken dahi “yasağı dolaylı yoldan delmeye çalıştığınızın farkındayız” uyarısı yapmayı ihmal etmedi.

Diğer ülkelerin hemen hepsinde sınır sayıyla belirlenmiş durumda. Bu konuda sabıkalı İtalya, sayı sınırına ek olarak “satmadan yabancı alamama ve bunu bir sezonda en fazla 2 oyuncu ile yapma” uygulamasıyla, sayı sınırına bir ek sınır daha getirmiş. Ancak Avrupa’da oyunu değiştiren yine o karar: Bosman.

Ne Bosman’mış arkadaş!

Bosman Kararı’na kadar Avrupa’da da pratik, sayı sınırı koymaktı ve kararın çıktığı dönemde hemen hemen tüm ülkelerde sınır, UEFA’nın 1991 tarihli tavsiyesi olan ve Avrupa Kupaları’nda uygulanan 3+2(3 yabancı, 2 asimile) idi.

Bosman’ın mahkemeye gidiş amacı sınırları yıkmak değildi. O, İspanya ve Fransa’da zaten yıkılmış olan, Sloane’ın daha 70’lerde “modern kölelik” diye adlandırdığı, bilinen tüm hukuk normlarına aykırı kuralın kalkmasını; yani sözleşme bittiğinde futbolcunun serbest kalmasını hedeflemişti. Ancak hikâyede AB üyesi iki farklı ülke söz konusuydu ve dolayısıyla “çalışanın serbest dolaşım hakkı” da engelleniyordu. Bu da Avrupa Birliği Anlaşması’na aykırıydı.

Hukukçuları şaşırtansa, federasyonların ve liglerin çoğunun karara şaşırmaları, davanın kazanılacağına inanmış olmalarıydı.

Aba üstünden sopa

AB üyesi ve AB ile özel anlaşması olan ülkelerin federasyonları, kararla birbirlerine sınır koyamayacaklarını anladılar ama uygulamaya geçmekte gönülsüz davrandılar. UEFA’nın kararını beklediklerini söyleyerek topu UEFA’ya attılar. UEFA FIFA’ya, FIFA da taca attı. Futbol, ayak diretiyordu. Aradan geçen yıllarda tüm hatırlatmalarına karşın bir arpa boyu yol alınmaması, en sonunda AB’yi çileden çıkarttı ve Avrupa Komisyonu üyesi Padraig Flynn’in sert çıkışı geldi:

“AB yasaları kişilerin, kurumların ve AB’yi oluşturan ülkelerin yasalarının üzerindedir. Bir organizasyon(UEFA, FIFA, federasyonlar) kurup, orada kafanıza göre koyduğunuz kurallarla bu topraklarda faaliyet göstermenize izin verilmez.” AB, aba kullanmaya gerek görememişti bu kez sopayı gösterirken…

FIFA’ya 1999 Nisan’ına kadar süre verildi. İngiltere ve İspanya gibi bazı ülkeler, FIFA ve UEFA’nın AB ile yapacağı görüşmeleri beklemeden 1999’da kurallarını AB yasasına uyumlu hale getirdiler. FIFA ve UEFA da AB ile masaya oturdu ve yapılan görüşmelerle, AB’nin istediği düzenlemelerin yapılması 2001’de tamamlandı.

Ancak futbol dünyası memnun değildi. Çözüm arayışlarına girişildi. 2008’de, FIFA’nın Sydney kongresinde oylanan 6+5 kuralı, şu ana kadar yapılan en büyük hamleydi. Sahaya en az 6 tane o ülkenin milli takımında oynayabilecek yerli oyuncu ile çıkılacak, bunun dışındaki tüm oyuncuların seçimi serbest olacaktı.

Alman Futbolu’nun Kaiser’i Beckenbauer, kongreye şöyle seslenmişti:

“Kuralın felsefesine ve amaçlarına tamamıyla katılıyorum. En iyi bilinen örnek İngiltere. Şampiyonlar Ligi yarı finalinde 3 İngiliz takımı vardı. Finali de Manchester United ve Chelsea oynadı.

Maç sonrası herkesin hayıflandığı gerçek ise İngiltere’nin Euro’da (Euro 2008) olmayacağıydı. Bunun bir sebebi var.

Diğer ülkelerde de durum bu. Almanya’da biz de sahaya Alman oyuncu sürmeyen kulüpler gördük. Bu durum futbolun ve geleceğinin yararına değil.”

Mayıs 2008’de Almanya ve İngiltere, kuralı destekleyenlerin başında geliyordu. Oy kullanan 160 ülkenin 155’i “evet” dedi. Ama iş oylamayla bitmedi.

Yine AB

Platini’nin kongredeki “Amaca ulaşılabilmesi için elimizden gelen her şeyi yapacağız. UEFA olarak çok zor durumda kalabileceğimizin, hatta soluğu mahkemede alabileceğimizin farkındayız ama destekliyoruz” sözlerinde yansıttığı endişe doğru çıktı. Futbol yöneticileri bir kez daha AB’ye takıldı. ‘Hayır’ yanıtına karşı çabalarını sürdürseler de sonuç alamadılar ve kural hayata geçemedi.

UEFA hâlâ umudunu kaybetmiş değil, şimdilerde 9+9 çabasında. Platini’nin 2011 sonbaharında gündeme getirdiği düzenlemeye göre, 18 kişilik maç kadrosunda o ülkeden yetişmiş 9 oyuncu yer alacak. Milliyet kısıtlaması, dolayısıyla AB yasalarının doğrudan ihlali söz konusu değil. Ancak AB’nin 4+4 (ŞL ve AL’de uygulanan kadroda 4’ü o kulüp, toplamda 8’i o ülke altyapısından yetişmiş futbolcu) kuralına da şartlı izin verdiği unutulmamalı.

Avrupa Komisyonu, 28 Mayıs 2008’de yayınladığı raporunda 4+4 kuralının serbest dolaşım hakkını doğrudan ihlal etmediği fakat dolaylı olarak milliyet ayrımcılığına yol oluşturacağı çekincesini ortaya koymuş, öte yandan Avrupalı genç oyuncuların eğitimine verilen önemi arttıracağı gerekçesiyle izin verildiğini açıklamıştı. Kuralın etkilerinin ortaya çıkmasının bir kaç yıl alacağını belirten komisyon, gelişmeleri dikkatle izleyeceğini eklemeyi de ihmal etmemişti. Platini, komisyonun endişelerini anladıklarını, 9+9 üzerinde dikkatle çalıştıklarını ve Avrupa Komisyonu ile ortak çalışmalar sonucunda ortaya yeni bir kural koymak istediklerini söylüyor ancak sürecin sancılı olacağını kabul ediyor.

AB dışındaki ülkelerde genellikle sahadakilerin yarısından çoğunu yerli kılan bir sınır çizili. Ama AB hukuku geçerliyse bu mümkün değil ve 3 ana model ortaya çıkıyor. Avrupa Futbolu AB’nin, AB ise Avrupa Futbolu’nun tutumundan rahatsız ve bu da doğal, çünkü perspektifleri tamamen farklı. Bosman sonrası rekabetin yara aldığı eleştirilerini kabul etse de AB için en önemli nokta, vatandaşlarının AB’nin her bir noktasında ayrıma maruz kalmadan eşit çalışma haklarına sahip olma özgürlüğü.

Ligler ve federasyonlar, hoşlanmasa da AB sopayı gösterince yapabilecekleri pek bir şey yoktu. AB zoruyla gelen “yabancı sayamama” kuralının bize federasyonların ya da liglerin bir tercihiymiş gibi yutturulmaya çalışılmasınaysa sıfatı biz bulmayalım, Almanya ve İngiltere’yi anlatalım.

article-2675746-1F49CF3D00000578-124_964x603

VE HEP ÇALIŞAN KAZANIR

Gary Lineker Torino’da maç bitimi “…ve sonunda hep Almanlar kazanır” dediğinde bunun bir “futbol atasözü”ne dönüşeceğini muhtemelen hesaplamamıştı. Kendisi içinse, hayatın gerçeğiydi

İtalya 90’da neredeyse tüm ülkeler 3-5-2 oynuyordu. Rıdvan Dilmen’in deyişiyle “düğünde bile 4-4-2 oynayan” İngilizler ise “milli sistem”e sıkı sıkıya sarılmışlardı. Gruptaki İngiltere-İrlanda maçı, Dünya Kupaları Tarihi’nin en sıkıcı maçlarından biri olarak anılmayı sonuna kadar hak eder.

Oynanan futbol, her iki ülkede de ağır eleştiri almıştı. Takımdaysa Lineker ve Hoddle gibi Ada’da değil kıtada oynayanlar, hoşnutsuzluklarını ve değişim zamanının geldiğini dillendiriyordu. Futbolun en güzel insanlarından Sir Bobby Robson, 3-5-2’ye geçti. İngiltere, ilk kez evinde oynamadığı bir turnuvada yarı finaldeydi ve rakip Almanya’ydı. Platt’ın sayılmayan golü sonrası penaltılara gidiliyor ve İngiltere eleniyordu. Maç sonrası muhabir, sistem isyanının aktörlerinden Lineker’e “3-5-2 ile de olmadı” dediğinde “atasözü” doğdu: “Futbol basit bir oyundur. İki kale, bir top, peşinde 22 oyuncu vardır ve sonunda hep Almanlar kazanır”.

Lineker’in yanıtı kendisi için acı bir gerçeğin de altını çiziyordu çünkü ömrü Almanların oynadığı finallerle geçmişti. Kızılok’un o güzel şarkısı “Demirbaş”taki genç için “Süleyman hep Başbakan” nakaratıyla anılan Süleyman Demirel neyse, Lineker için de büyük turnuva finallerinde Almanya oydu.

tablo 1

Ambargo

Almanlar; Lineker’in futbol oynayabilmek için Leicester’a, büyükannesinin yanına taşındığı 72’de Avrupa, 74’te Dünya Şampiyonu oldular. 76’da yine finaldeydiler ama Panenka’nın penaltısına takıldılar. Arjantin 78 ise Alman standartlarında hüsrandı: Çeyrek final.

Lineker’in ilk gol krallığını yaşadığı 80’de Almanya yine şampiyon, 82’de yine finalistti. 84’te yarı finali göremeyince Jupp Derwall’i derhal kovdular. Lineker’in altın ayakkabı kazandığı 86’da finalde yine Almanya vardı… 88 iyi değildi: Yarı final. Ve o gün de Torino’da İngiltere’yi geçip bir kez daha finale gitmişlerdi. Lineker, dört gün sonra Roma’daki finalde yine Almanya’yı izleyecekti; son 5 Dünya Kupası’nda dördüncü, son 10 büyük turnuvada yedinci kez.

70’lerin ve 80’lerin hakimi Almanya, 90’lara da hızlı girmiş ve Dünya Şampiyonluğu’yla başlamıştı. 2 yıl sonra yine finaldeydiler. Kaybettiler, 94 çeyrek finalini de… 96’da ise Lineker’in ülkesinde bir kez daha Avrupa’nın en büyüğü oluyorlardı. Üst üste 13 turnuvada 9 final ve 5 şampiyonluk… Benzeri olmayan bir saltanatın altına imza atmışlardı.

Bu arada Almanya Futbol Federasyonu(DFB), AB’nin Bosman kararı sonrası stratejisini belirlemek için kolları sıvamıştı. Diğer ülkelerin gözü UEFA’daydı ama davayı yakından izleyen DFB, sözleşme bitiminde oyuncunun serbest kalmasından kaçış olmadığını anlamış ve transfer yönetmeliğine 11. maddeyi ekleyerek ilk tedbirini almıştı. Almanya beklemeye niyetli değildi. Bosman Kararı’nın hemen ardından dönemin Dortmund Başkanı Rainer Rauball da “Bir Alman Bosman’ın iş mahkemesine gidip davayı kazanması an meselesi” diyerek UEFA’yı beklemenin anlamsızlığını vurgulamıştı.

O “Alman Bosman” hokeyden çıktı. 96’daki Kienass kararı, Almanya’da tüm sporlar için transferde dönüm noktasıydı. Ancak serbest dolaşım konusunda alınacak kararın Bosman’ın çok ötesinde, oldukça radikal bir adım olacağı pek tahmin edilmiyordu.

tablo 2

Açtım mı tam açarım

Diğer ülkeler kararın şaşkınlığını hâlâ tam olarak atamamışken ve  direnmeye çalışırlarken Almanya, AB’nin dayattığı “serbest dolaşım” şartının çok ötesine geçti. Yalnızca AB ve ASTB’nin 17 üyesinin değil, UEFA’ya üye diğer 51 ülkenin futbolcularını da yabancı saymayacağını açıkladı. Kadroda 12 Alman bulunması yeterliydi ve kadroya bir sayı sınırı konmamıştı. Avrupa dışından 3 oyuncu sınırıysa korunmuştu, 2001’de 5’e çıktı. Ardından 2004’te 4’e 2005’te 3’e indirilmesi kararı geldi.

Almanya sınırı neden UEFA üyelerine genişletmişti? “German Football: History, Culture, Society” adlı kitabın “Europanization of German Football” bölümünde Prof. Brand ve Prof. Niemann, bu dönemde olanları ve sonuçlarını anlatırlar.

İki Almanya’nın birleşmesi sonrası sosyo-politik durum, herkes gibi Alman Futbolu’nun yönetenleri de etkilemişti ve kıtadaki birleşmenin de rüzgârı altındaydılar. Dönemin yönetim kurulu üyesi, 2006-12 döneminin Federasyon Başkanı Dr. Theo Zwanziger’in ifadesiyle “Almanya’yla güçlü bağları olan orta ve doğu Avrupa’daki federasyonların önüne yeni bir ‘duvar’ dikmek” istememişlerdi. Ayrıca ortada pragmatik hatta vizyonerlik kokan bir tutum vardı.

Kararın, Alman kulüplerine büyük avantaj sağlayacağı ve DFB’nin elini rahatlatacağı düşünülmüştü. Federasyon ayağında Almanya’daki Kolpak(hentbol) ve İspanya’daki Simütenkov(futbol, bu karar Nihat ve Rüştü için de örnek karar olmuştu) kararları, Bosman’ın otomatik genişlemesiydi ve DFB’nin hamlesi hukuksal anlamda elini rahatlattı. Olası tüm ayrımcılık suçlamalarını ve davalarını en başından bertaraf ettiler.

Kulüpler ayağındaysa 10 yıl içinde AB’nin üye sayısının 15’ten 25’e çıkacak olması ana etkendi. Henüz “bakir” olan bu pazarlara ilk giren olmanın, kulüplere büyük avantaj sağlayacağı öngörülmüştü. Bir başka öngörü ise Almanya’da Alman olmayan futbolcuların artışıydı ki bu zaten DFB’ye kararına ihtiyaç olmadan Bosman kararı sonrası da gerçekleşmesi beklenen bir durumdu. Ancak hem ilk öngörü tutmadı, hem de ikinci öngörüde gelinen nokta tahminlerin çok üzerinde oldu.

Piyasanın düşeceği beklentisi tamamen ters teper. Transfer bedelleri ve oyuncu ücretleri hızla artar. Alman kulüpleri; pazarda İtalyan, İspanyol ve İngiliz kulüpleriyle özellikle AB kararına uyuşlarından sonra baş etmekte güçlük çekmektedirler. Ancak artışta yayın haklarının Kirsch’e oldukça yüksek bir fiyata satılmasının rolü de göz ardı edilmemeli ve Kirsch, daha sonra da önemli bir aktör olarak karşımıza çıkacak. Alman olmayan oyunculardaki artışsa beklentinin çok üzerinde olur. 2004’e gelindiğinde Avrupa içi oyuncular ve ilginci Avrupa dışı oyuncular da 3 katına çıkmış, yerli oyuncu oranı %80’in üstünden %50’nin altına gelmiştir.

19 Şubat 2004 günü Kicker’e konuşan Federasyon Başkanı Gerhard Mayer-Vorfelder, gelinen noktayı şöyle özetliyordu:

“Biz sadece tüm UEFA üyelerine AB üyeleri gibi davranmak istedik. Şimdi inanıyorum ki bu kararımız yanlıştı. Ligdeki forvetlerin %70’i ülke dışından gelmişken, genç Alman forvetlerin gelişimini nasıl bekleyebiliriz? Ve ‘en iyiler her zaman başarır’ inancı doğru değil.”

Ricat

Tüpten diş macununu çıkarmak 1 saniye bile değil, ya sıkılmış macunu tüpe geri doldurmak?.. 6 Nisan 2001’de Energie Cottbus, sahaya 11 yabancıyla çıkan ilk Alman kulübü oluyordu. Freiburg ise “12 Alman kotası”nı doldurmak için kaleci antrenörüne lisans çıkarmıştı. Bosman’ın şafağında şapkasını önüne koyduğunda DFB, “Alman milli takımları seviyesinde oyuncu” sorununu çözmenin sadece kendi çabalarıyla kotarılamayacak kadar büyük olduğunu anladı.

Lig yetkilileriyle birlikte kollar sıvandı, Alman oyuncuların gelişimi ve AB hukuk sınırlarına uygun kalarak korunmaları için çabalara başlandı. Federasyon genç oyuncular için 390 merkez kurarken, kulüplere de akademi kurma zorunluluğu getirildi. Akademi kurmayan ve kurduğu akademi belirlenen net kriterleri karşılamayan kulüpler ligden atılacaktı.

Profesyonel kulüplerin amatör takımlarına yeni sınırlamalar getirilirken, amatör kulüplerde AB’li olmayan oyuncu sınırı 6’dan 3’e indirildi. İçişleri Bakanlığı’ndan da yardım istendi ve “çalışma izni” uygulaması geldi. Siyaset nezdinde de ciddi girişimler yapılıyordu ve bunu yapan yalnızca Almanya değil, AB’deki hemen tüm federasyonlardı. Siyasiler üzerindeki çabaların en önemli meyvesi ise AB’nin 2000’deki Nice Zirvesi’nin hemen öncesinde Gerhard Schröder ve Tony Blair’in açıklaması oldu.

Alman Şansölyesi ve İngiliz Başbakanı, ortak bir açıklamayla “Yapılacak radikal bir reformun, Avrupa Futbolu’ndaki yapılanmaya negatif etkilerinden endişe ettiklerini” deklare ettiler. Bu, Bosman Kararı’na ilişkin UEFA ve FIFA’yla görüşen AB Komisyonu’na dolaylı bir baskıydı.

Euro 2000’de 84’ten sonra ilk kez gruptan çıkmayı başaramayan Almanya, 2004’te yine gruptan çıkamamış hatta bu kez maç bile kazanamamıştı. Bir hamle de bundan sonra gelecekti. Ama bu arada hiç istenmeyen bir gelişme en büyük etkenlerden biri olacaktı.

Yeni dönem

Bundesliga yayın haklarını 2000-2004 dönemi için satın almış olan Kirsch, iflasını açıkladığında kulüpler için zorlu bir dönem başladı. Kadrolarına gelirinin %50’sini ödemekle sınırlandırılmış olan kulüpler, bir anda limiti aşar duruma gelmişlerdi. DFB “aa tabii canım, zaten yayıncı batmış, işiniz zor” demedi, kuralları uyguladı. Bazı kulüplere transfer yasağı gelirken pahalı yabancılara yönelmiş olan Borussia Dortmund, uzunca sürecek bir kurtuluş mücadelesine girişiyordu. Çıkışı altyapısıyla sağlayacaktı.

Kulüpler, yüksek ücretler alan oyuncularını elden çıkarmaya başladılar ve bunların çoğu yabancıydı. Düşük ücretli genç Alman oyuncular, kadrolarda ve sahada yer bulmaya başladılar. Bunun kulüplere maaş giderlerini düşürüp nefes almak dışında bir faydası daha oldu. Sponsorlar ve taraftarlar, yeniden Alman gençlerine yönelen kulüplere ilgilerini arttırdılar. Şehrin şirketleri, şehrin çocuklarına destek veren kulüplerin yanında yer alırken taraftarların da ilgisi artmıştı.

2004 başarısızlığının ardından tedbir peşindeki federasyon da 2006/07 sezonundan başlayacak yeni düzenlemeleri açıkladı. Kadroda Alman Milli Takımı’nda oynamaya elverişli 12 oyuncu hâlâ zorunlu. Hukukçular, bu zorunluluğun AB yasalarına aykırılığında ve dava açılması halinde kalkacağında birleşiyorlar. Ancak DFB vazgeçmiş değil çünkü kadroda oyuncu sınırının olmaması, pratikte kural aleyhine dava açılması ihtimalini minimize ediyor.

AB dışı oyunculardaki sınır ise serbest bırakıldı. Buna karşılık kulüplere ilk kez, tıpkı Avrupa Ligi ve Şampiyonlar Ligi’nde olduğu gibi 4 tane o kulübün kendi altyapısından, 4 tane de Almanya altyapısından yetişmiş en az 8 “homegrown” oyuncu zorunluluğu getirildi.

Başarı mı? Ne başarısı?

Yabancı oyuncu kuralı tartışılırken Almanya örneği sık sık “serbest bırakmanın başarıyı getirdiği” argümanı için kullanıldı. Geçiniz.

Almanya’nın bugününe başarılı diyorsak, Almanya’nın futbolda ne olduğunu anlayamamışız demektir. Bu biraz İstanbul büyüklerine 9 yılda tek şampiyonluk kazandıklarında “başarılı” demeye benzer. 96’daki serbest bırakma sonrası Almanya’nın 9 turnuvada 1 kupası var, öncesindeki 9 turnuvada 3. Üstelik o 9 turnuvanın 6’sında finaldeydiler. Umarız Lineker’in hikayesi biraz olsun fikir vermiştir.

Almanya’nın yaptığı asıl iş ise yabancıyı serbest bırakmak değil; 390 merkez kurmak, yetenek taramak, kulüplere belirli kriterleri taşıyan akademi zorunluluğu getirip denetlemek, iyi yetiştiriciler yetiştirip onların eğitimi hiç kesmemek ve böylece Alman gençlerinin aldığı eğitimin kalitesinin hep üst seviyede olmasını sağlamak. Kısacası çalışmak. “Parayı veririz başarı gelir” sanrısına kapılmamak.

Böyle olunca başarı ummayı hak ediyorlar. Hiç üretmeden sonsuza kadar tüketmenin mümkün olmadığının farkındalar.

premier

ÜRETEN ve TÜKETEN      

Tartışmalar sırasında en sık anılan örneklerden biri de Premier League oldu. Oysa Premier League kulüpleri 6 yıl önce kendi kendilerine, oybirliğiyle sınır koydular

“Aynı nitelikteki bir oyuncunun fiyatı burada 10’sa İspanya’da 5. O yüzden transferlerimizi ağırlıklı olarak İspanya’dan yapmayı tercih ettik. Ama her şey para değil… Biz bir Britanya kulübüyüz. İçinde yaşadığımız toplum, bizi destekleyen taraftarlarımız Britanyalı ve her şeyi onlara borçluyuz… O yüzden sahada olabildiğince Britanyalı oyuncuya yer vermeye çalışıyoruz. Aradığımız nitelikteki oyuncu eğer Britanyalıysa ve bütçemiz de uygunsa kadromuza eklemek önceliğimiz.”

Bu sözler kolayca tahmin edilebileceği üzere bir Premier League kulübü menajeri tarafından söylendi. Liverpool’dan alınan Shelvey’nin imza töreninde, Swansea menajeri Laudrup tarafından. Üzerine söylenebilecek çok şey var… Örneğin “içinde yaşadığımız, her şeyi borçlu olduğumuz topluma borcumuz” ifadesi için bile sayfalarca yazılmalı. Şimdilik üzerinde duracağımız nokta, üreten lig ile tüketen ligin farkını ortaya koyması. Çünkü Türkiye de üretmeden tüketen konumunda ve fiyatlar bu yüzden tıpkı İngiltere gibi yükseliyor.

İspanya’dan ve Fransa’dan oyuncu fışkırıyor . Bu oyuncuların pek çoğu, ülke dışındaki büyük kulüplerde forma buluyor. “Yabancısı serbest” diye pazarlanan İngiltere ve Almanya’dan ülke dışındaki büyük liglere ihraç edilmiş pek oyuncu yok. İngilizler geçen sezon sayarken zorlanmamışlar: 4. Biz de zorlanmıyoruz: Arda!

Real Madrid ve Arsenal dışındaki Şampiyonlar Ligi gediklilerinde pek Alman oyuncu yok. Chelsea’deki Schürrle ve Liverpool’daki Emre’nin yanına iki Manchester kulübünden Alman oyuncu ekleyemiyoruz. Ancak hem bu kulüplerde hem de Arsenal’da bolca Fransız ve İspanyol oyuncu var.

Yani “yabancıyı serbest bırakınca Türk Futbolcusu Avrupa’ya gidecek, gelişecek” tezi hoş bir hayal, gerçekte karşılık bulması zor. Bu sözleri söyleyenlerin gidip Avrupa’da daha düşük ücrete çalışmayı tercih edeceklerini pek sanmıyoruz ama futbolcudan bunu istemek nedense serbest.

Denklem o kadar basit olsa Avrupa Alman oyuncu kaynar, Avrupa’daki İngiliz oyuncular da numunelik olmazdı. Numunelik, çünkü İngiltere üretemiyor. Bu sorununun farkında ve çözüm arayışında. Bir yandan oyuncu üretimini arttırma çalışmaları yapılırken bir yandan da yabancı girişini kısıtlama çabasındalar.

2009 Mayısında, Temmuz 1999’da açıklanan ilk kurallara “yerli oyuncu zorunluluğu” eklemesi yapıldı. Federasyon, şimdi hem 1999 kurallarını sıkılaştırma, hem de yerli zorunluluğunda sayıyı yükseltme konusunda girişimlere başladığını ve planlarını açıkladı.

1999: Nasıl oldu?

Piyasaya pompalanan akıl almaz yalanlardan biri şuydu: “İngilizler kulüp takımlarının başarısını milli takım başarısına tercih ettiler.”

Öyle bir şey yok, ortaya atanınsa hayal dünyası hayli renkliymiş… İngiltere’nin bu konuda bir tercihinden bahsedeceksek, tam tersi demek daha makul görünüyor.

Bosman öncesi İngiltere, hemen hemen tüm Avrupa ülkeleri gibi 3+2 uyguluyordu. Bosman Kararı ile AB yasalarına uyuldu, AB oyuncularına bir engel konması yasaktı. AB dışı oyuncular içinse İngilizler 1999’da, o ana kadar kendilerinin ve diğer ülkelerin yaptığından farklı olarak “sayı değil nitelik” kriteri getirdiler. Amaç, ülkenin “yabancı çöplüğü”ne dönmesini engellemekti.

AB dışından gelecek oyuncunun ülkesinin FIFA’da ilk 70’te olması ve oyuncunun da bu milli takımın son iki yıldaki maçlarının %75’inde oynamış olması şartı geldi. Ayrıca otomatik izin alamayan oyuncular için karar vermek üzere bir komisyon kuruldu.

Can alıcı noktaya gelelim: Hem Bosman’ı uygulama kararını hem de -FA, oyuncular sendikası ve diğer otoritelerle görüştükten sonra- 1999’daki kararı alan İngiliz Hükümeti’ydi. 2 Temmuz 1999’da Ulusal Eğitim ve İstihdam ofisi, 307/99 numaralı düzenlemeyle çalışma izni kriterlerindeki değişikliği yayınlamıştı. Buna karşılık 2009’da yerli oyuncu zorunluluğunu getiren, kulüpler oldu. Yani Premier League kulüpleri, kendilerine “yabancı sınırlaması” getirdiler!

Premier League’in 2009’daki yıllık olağan toplantısında, 20 kulübün 20’sinin de “evet” oyu verdiği düzenlemeyle 2010/11 sezonundan başlamak üzere kadrolara 25 oyuncu sınırı ve bu 25 oyuncunun en az 8’inin İngiltere’den yetişmiş olması zorunluluğunu getirildi. 2009’da bir kulüp isterse 25 veya 30 yabancıyla kadro kurma hakkına sahipti ancak 2010/11 sezonundan itibaren bu sayı 17 ile sınırlandı.

Bu arada Rio Ferdinand’ın sözlerini de not düşelim: ”Türkiye’nin yaptığını yapar, sınır koyardım. O ülkede kulüpler 10 yabancıya sahip olabiliyorlar ve maç kadrosunda en fazla 6’sı yer alabiliyor. Ama Avrupa yasalarının bir sınıra izin vermediğini biliyorum. Yani bunu yapamazsınız.” ( ‘I would do what Turkey do, and have limits,’ he says. In that country, clubs can have a maximum of 10 foreign players on the books, and no more than six in any 18-man matchday squad. I know that European laws won’t let a legal quota happen. So you can’t do that.’ – 7 Eylül 2013, muhtelif gazeteler)

Yeni vizyon

Şimdiki plan 8 olan yerli oyuncu şartını 25’te 13’e yükseltmek, FIFA’da ilk 70’te olma şartını “ilk 50” şeklinde düzeltip daha fazla ülkeye kapıyı kapatmak, milli maçların %75’inde oynama şartını %30’a indirmek ve izin alamama durumunda başvurulan komisyonu kaldırıp, yalnızca maliyeti belirlenecek kriterin üzerindeki oyuncuya istisna uygulamak.

Rakamların ötesinde, ana tablodaki vizyonun altı çizilmeli: 2005’te Almanya “yabancının Portekizli veya Brezilyalı olması pratikte amacım açısından fark etmiyor” gerçeğiyle kıta dışına sınırı kaldırırken, şartları yerli oyuncu üretimini güçlendirecek şekilde düzenlemiş ve “altyapıdan oyuncu” zorunluluğu getirmişti. 2009’da İngiltere’de, 2014’te İtalya’da devreye giren kurallarda da temel nokta hep aynı: Kulüpleri yerli oyuncu yetiştirmeye ve oynatmaya teşvik etmek.

AB anlaşması’nın 45. maddesinin etrafından dolaşmanın başka yolu yok. Şu an için bulunabilen tek arka kapı bu. AB de bu gerçeğin farkında ve “gelişmeleri dikkatle izleyeceğini” 2008’de deklare etti. İlk 11’de altyapıdan oyuncu zorunluluğu ise bu ülkelerde AB yasalarınca mümkün değil. Zaten bu tarz bir uygulamanın doğal sonucu ülke içinde 18 yaş altı oyuncuların transfer trafiğinin ve fiyatlarının fırlaması olur.

Neyi çözmeli?

Yabancı sayısının ne olması gerektiği konusunda herkesin farklı bir fikri olması ve tartışılması doğal. Bir tartışmayı sağlıklı bir noktaya taşıyabilmenin öncelikli şartıysa gerçekler, somut veriler üzerinden yapılması. Avrupa’da, özellikle Almanya ve İngiltere’de olanlar hakkında topluma bu kadar çok doğru olmayan bilgi pompalanmışken, tablo resmen propaganda hatta beyin yıkamayken, sağlıklı fikir tartışmaları mümkün değil.

Yabancı sayısı Türkiye için en futbolun önemli sorunu değildi. Kafanızı kaldırıp gerçek, somut verilere bakabildiğiniz zaman asıl problemler sırıtıyor. “Kamu yararına dernek” olan kulüpleriniz neredeyse “kamunun sırtından geçinme cemiyetleri”ne dönmüş, içeriye de dışarıya da yerliye de yabancıya da sahip olmadığı paraları saçıyor; oyuncu üretimi tamamen boş verilmiş ve neredeyse durmuş, sadece tüketerek yaşanmaya çalışılıyor…

Bu temel sorunlar olduğu gibi ortada dururken 1,5 yıl boyunca her şey yabancıyla başladı, yabancıyla bitti. Yanlış teşhis doğru tedaviyi imkansız kılar ve sonunda U2’nun “11 o’clock tick tock”ta anlattığı noktaya gelmek kaçınılmaz olur: “We thought that we had the answers/ It was the questions we had wrong”.

cropped_content_besiktastan-sosyal-medyayi-sallayan-transfer-videosu_5XW39r4lz6Qumn3

Previous:

#cometoDİJİTAL

pele-neymar-produk-terbaik-akademi-santos_50il9qq2jkvw1jgwevmfwo1o4

Next:

222

You may also like

Yorum Yap